Bireysel gelişim yolculuğundaki bizler yaşamlarımızın kahramanları olmak istiyoruz. Negatif (nevrotik) egomuzu yenmek, pozitif egomuzu güçlendirmek, özümüzü ortaya çıkarmak için ciddi emek verdiğimiz bir uğraş içindeyiz.

Tırtıl’ın kelebeğe dönüşmesi gibi biz de kendi kelebek formumuza dönüşmek istiyoruz. Kelebeğin kendi kahramanlık hikayesini ortaya koyması gibi biz de kendi kahramanlık destanımızı yazmak istiyoruz.

Çizgi romanlarda, filmlerde, dizilerde, kısacası bir kahramanın olduğu her yerde bir de düşman vardır. Azılı ve acımasız bir düşman. Bu düşman genellikle kendini açık açık belli etmez ve çoğunlukla toplumun saygın bir üyesidir…. Ve toplumun bu üyesi, yine genellikle, erkekse yakışıklı ve karizmatiktir, kadınsa güzel ve çekici.

Kahramanımızla ilişkisi ise yakındır aslında. ..Birbirlerini tanırlar. Yalnız, kahramanımız bu düşmanın gerçeğini keşfedene kadar bir süre geçer.

Düşmanın gerçeği ortaya çıktığında ise düşman had safhada çirkinleşir. Az çirkinden iğrence kadar giden skalada rahatsız edici olabilir. Yazarın, çizerin, yönetmenin, makyözün yaratıcılığına paralel olarak mide bulandırıcı, hatta bakmaya dayanamadığımız bir yaratıkla da karşılaşabiliriz.

İşte düşmanın en çirkin haliyle ortaya çıktığı o an kahramanımızın da en güçlü haliyle var olduğu andır. Bazı ön karşılaşmalarda kahramanımız yenilmiş olsa da final karşılaşma her şeyin her şey pahasına terk edildiği, yıkılıp döküldüğü sahnedir. Kahramanımız etik değerlerin farkındalığı içinde harekete geçerken düşmanın motivasyonu, sahip olacağı sınırsız güçtür.

Düşman ortadan kalktığında kahramanımız çok rahatlar, sevinir ve yüzünde bir “kendimle gurur duyuyorum” ifadesi görürüz. Onu alkışlayan, ona sarılan insanların varlığı onu daha da mesut eder, göğsünü kabartır.

İşte tam o an çok kritik bir andır. Kamera bazen arkadaki taş yığınlarına döner ve yığınların altında belli belirsiz kıpırdayan bir el görürüz. Ya da çizer hemen yandaki karede düşmanımızın oğlunun/kızının bir laboratuarda yeni güç formülleri üzerinde çalıştığını çizer. Ya da bir odaya atlar kamera ve o odada bir ses der ki: “Şimdi sıra en son teknolojimizi sınamaya geldi!”

Ben en çok bu devamı olduğu ima edilen sonları severim. Bana daha gerçek gelir. Ve merak ederim, kahramanımız sürekli gelişen düşmanına karşı kendinde neleri geliştirebilecek diye. Yoksa “İşte ben buyum, çok büyüğüm!” yanılsaması içine mi girecek…

Kahramanımız başka yaşamların kahramanı gibi lanse edilse de, aslında kendi yaşamının kahramanı olmadan başka yaşamların kahramanı olabilmesi mümkün değildir. Ve kendini sürekli yenileyen düşmanına hazır olabilmesinin yolu tüm güçlerinin farkındalığını özümsemesinden geçmektedir.

Kahraman karakterlerden favorim Örümcek Adam’dır. Bana diğer bütün kahramanlardan daha doğal, daha insan gelir. Onun doğallığı ve doğallığının düşmanı, Örümcek Adam serisinin üçüncü  filminde çok güzel işlenmiştir. İzleme fırsatı bulamayanlara tavsiye ederim. İzlerken lütfen bir yandan da düşünün… Bir düşman olmadan kahraman olamayız… Ve düşman aslında nerededir?…

Dün sabaha karşı kendimle konuştum
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum
(Özdemir Asaf)