Çocukluğumun Ömer Seyfettin’li yıllarıydı…

Gökyüzünü mavi, dalı yeşil ve toprağı sarı bildiğim zamanlardı…

Ömer Seyfettin’in bütün eserlerini okumuş, onun hikayelerindeki kahramanlar ile özdeşleştirmiştim kendimi. Beni en çok etkileyeni “And” ve onun kahramanı “Mıstık” idi.

Orta Anadolu steplerinde bir köyde doğmuş, ilkokula burada başlamıştım. En sevdiğim çocukluk ve okul arkadaşım, hala, bugün bile arkadaşlığımızın başlangıcını anımsayamadığım Hakan’dı. Hakan ile birçok ortak noktamız vardı. Her şeyden önce adaşım ve yaşıtımdı. İkimiz de aynı mahallenin çocukları, aynı sınıfın öğrencileriydik.  Evleri, evimizin arka sokağında toprak damlı, kamış saçaklı ve beyaz, kireç boyalı köy konağıydı.

Hakan ile günün her dakikası beraberdik. Sadece yatma zamanlarında ayrılır, sabah horozların ötüşü ile birlikte güne beraber başlardık. Haylazlıklarımız, yaramazlıklarımız da beraberdi.

Ömer Seyfettin’in “And” hikayesini okuduğumuz günün ertesinde; Mıstık ile Yazar” gibi kan kardeşi olmaya karar verdik. Artık, O hem arkadaşım, adaşım, hem de kan kardeşimdi.

İlkbahar, köyümüzdeki buğday tarlalarında, okulumuzun bahçesindeki ağaçlarda kendini göstermeye başlamış, buğday başağa, çiçek meyveye sarmaya başlamıştı. Köyde baharın gelişi, harman zamanının iple çekilmesi, düğünlerin başlaması demekti. Köy düğünleri, çocukların en büyük eğlencesiydi. Düğünlerde, çocuklarca düğün arabalarının önü kesilir, harçlıklar alınırdı.

Bir Pazar sabahı idi. Kan kardeşim, arkadaşım Hakan erkenden çıkageldi. Hakan “Bugün köyde iki tane düğün var, gidelim, düğün arabasının önünü keselim, harçlıklarımızı alalım” dedi. Ben, Hakan’a eğlencesi bol olan düğüne gitmeyi önerdim. Hakan, düğün arabasının önünü kesmekte ısrarlı davranıyor, onu bir türlü ikna edemiyordum. Belki de hayatımda ilk defa ondan ayrılacaktım. O, benden ayrılarak düğün arabasının önünü kesmeye gitti. Ben ise diğer düğüne gitmiştim.

Gün öğleye, ben eve dönmeye başlamıştım ki; diğer bir arkadaşım koşarak yanıma geldi ve Hakan’ın trafik kazası geçirdiğini, kasabadaki hastaneye götürüldüğünü söyledi. Ben ne yapacağımı şaşırmış, tarlanın sarı, dalın yeşil, gökyüzünün mavi olduğu araziye açılmış, bir başına deli, divane gibi gezmeye başlamıştım. Gün batarken eve döndüğümde Hakan’ın ölüm haberini aldım. Yıkılmıştım… Artık bir elmanın iki parçası değildik. Bu, benim ondan ilk ama sonsuz ayrılışımdı.

Ağır, ağır çıktığımız hayat merdivenlerinde, eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprakla semaya ağlayarak baktığımız günümüzde, yaşamımızda hep bir “Mıstık” olsun istedik. Gerektiğinde arkadaşı, dostu ya da bir yakını için kendisini feda edebilecek ve sorumluluk alacak Mıstık’lar yok artık. Galiba hiç olmayacak da?

“Gökyüzünde uçan melekleri görürüm de
Hala, o kanlı düğün canlanır gözümde”