Oturduğum masayla sandalyeyi ve ağzına kadar izmarit dolu kül tablasını saymazsak, hiç eşya yok bulunduğum odada. Koynuma soktuğum minik radyo da sıkıntı verdi, kapattım.
Şimdi bu odada ses de yok; ne kuş ötüyor dışarıda, ne rüzgar penceremi çalıyor…
Nefes alışlarımın sesi gitgide yükseliyor.
Sanki inandırmak istiyorum kendimi yaşadığıma: “Bak yaşıyorum; bak yaşıyorum…”
Tanrım bu büyük gürültüde ne büyük bir sessizlik bu, çıldıracağım; beynimin içi güm güm…
Kapadım gözlerimi, açtım radyoyu ve alıp başımı çok uzaklara gittim.
Anam oturduğu yerden aralamış tülü; gözleri bahar yağmuru, gözleri zeytin tanesi, azığımızsa yaz gününde çöl bulutu…
Yüreklerimiz zindana hapsedilmiş kuşlardı ve ev kanatsızdı, sessizdi…
Nedenini bilmeden uzandım çekmeceye; oturduğum sandalye ufalıp bir tabure oldu, perde de rüzgarla açılarak düşüncelerimi savurdu…
Niyeydi peki bu sıkıntı?
Tamam işte hatırlamıştım; televizyon izlemiştim ben.
Kaptan Cousteau belgeselinde balıkçı kuşu anlatılıyordu: İki yumurtadan biri daha büyük olan iki yavru çıktı; büyük kardeş küçüğü yuvadan atmaya çalıştı. Aşağıda yengeçler bekliyordu. Anne, “Güçlü olan yaşasın” der gibi bu duruma seyirci kaldı. Sadece bakıyordu. Akıl bütün akılsızlıkları anlamaktan yana mıydı? Kuş aşağı düştü ve yengeçler yedi onu!
Başka bir kanala geçtim; ayakları kesik, yaşlı bir ayyaşı, tinerci çocuklar dövüyor, polisler bakıyor, ortalık kan, küfür doluyordu. Canım sıkılmıştı.
Kanallardan zıplama krizine girip zaplamaya başladım.
İlk kanalda bir cemiyetten görüntüler vardı; genç bakımlı şıkır şıkır kadınlar, doğum günü partileri, sergiler, bebeler, pastalar…
Diğerinde, arı kapan kuşları rengarenktiler; ayartmak için dişiye ölü arı armağan ediyorlardı…
Sonrakinde, geceleyin bir hastane bahçesindeki bankların üzerinde, Afrika’dan gelmiş mülteciler, hasta, yaşlı adamlar oturuyordu…
Ve sonrakiler…
Timsahlar, ağızlarına aldıkları yiyecekleri çiğneyemedikleri için kendi eksenleri etrafında dönüyordu…
Baba Dağı’ndan paraşütle atlayan insanlar, uçuşan rengarenk kelebeklere benziyorlardı!
Buzullardan, on-on beş metrelik buz parçaları düşüyor ve suda şok etkisi yaparak, dipten buz dağlarının çıkmasına neden oluyordu. Buzullar günde 35 metre ilerliyormuş, nedeni de üstlerindeki koyu lekeler, yani volkanik küller olabilirmiş?
Son kez zapladığımda ana haberle karşılaştım; boyama bir sarışın olduğu her tarafından akan, frapan giysili bir kadın, mahalle kabadayısı tavrıyla polise bağırıyordu,
“Ne tartaklıyorsun kardeşim, biz sanatçı mıyız?”
Duyduğuma inanmıyordum!

Sağ üst köşede de açıklama yazısı vardı ve her şey duyulduğu halde, röportajda konuşulanlar alt yazı olarak geçiyordu.
Yazılar belki sağır-dilsizler içindir diye düşünürken, alt yazıların çoğunu örten bir bant geçmeye başladı; bir ürün reklamı ile haberlerden sonra gösterilecek bir programın duyurusu yapılıyordu!
Paramparça izledim sunulanı, daha doğrusu izleyemedim
Ne diyordum ben? Ya da ne demeli?
“Sevgimi sokaklara dağıtarak…”
Hayır, bu olmadı; “Yüreğimde gündüz olsun en önce…”
En iyisi şu galiba:
Güvercinlerin kanadına bir “barış esintisi” takılsın ve yola, insanların yüzünü güldürmek için çıksın…
Çıksın da, bu pisletip kokuşmuş hale getirdiğimiz kocamış dünyanın yüzü gülsün birazcık öyle değil mi?