Set ziyaretini keyifle tamamladıktan sonra arkadaşının anne ve babasıyla tanışmam için onların yemek yediği yere gittik. Arkadaşı da fiziksel olarak tıpatıp babasına benziyordu ve ben ne kadar çok babana benziyorsun dediğimde ben anneme benziyorum, benim sadece göz rengim babamla aynı ve o yüzden çok benzediğimizi sanıyor ilk görenler diyordu.

Ben bir kez daha kendi içimden çıkmış kadar iyi tanıdığımı düşünüyordum onları. Ve kesinlikle öyleydiler. Birkaç saati onlarla beraber geçirdik. Gitmek üzere vedalaştıklarında her şey yolunda gibi görünüyordu.

Biz kızımla biraz daha baş başa takılıp otele döndük. Otelin bahçesindeki çardağın altında oturan diğer oyuncu arkadaşlarının yanına henüz oturmuşken, ailesini yolcu eden arkadaşı ağlayarak geldi yanımıza. Zor oldu değil mi ailenden ayrılmak dedim. Zor oldu evet, kavga ettik annemle dedi.

Ben bu annesiyle kavga eden kızı geçmişten, kendi içimdeki karanlık sokaklarda dolaştığım günlerden tanır gibiydim ama bakalım onlara ne olmuştu.

Ben anneme yaranamadım, ölene kadar da yaranamayacağım Hülya abla ya dedi ağlayarak. Artık kesinleşmişti ve karşımda ağlayıp sızlayan kız bütün hatalarını, günahlarını, sevaplarını annesine yaranmak adına yapan, hatta yaşamını annesine yaranmak üzerine kuran geçmişteki bendi.

Marmara Üniversitesi Bilgisayar İşletmenliği bölümünde okuyorum, kendi kendime nota öğrendim, Ajda Pekkan’a vokalistlik yaptım, şimdi bu dizide oynuyorum ama hala memnun değil ve bana hala memur olsaydın daha iyi olacaktı, daha düzenli bir gelirin ve hayatın olacaktı deyip duruyor. Onun dediğini de yaptım o dokuz yüz lira maaş alırken ben büyük bir şirketin yöneticiliğinde çalıştım ve bin üç yüz elli lira maaş aldım ve o zaman da yaranamadım. Hiçbir yaptığımdan memnun olmuyor ve o memur zihniyetiyle beni hiç takdir etmeyi bilmiyor, deyip mızmızlanıp duruyordu.

Ben de böyle mızmızlana mızmızlana kendimi ordan oraya savurmuştum geçmişte. Öğretmenlerim, arkadaşlarım, işim dolayısıyla muhatap olduklarım, beni yakından tanıyanlar takdir ettikçe annem neden yapmıyor hala bunu deyip zihnimdeki kurda kuşa yem etmiştim kendimi.

Ölmeden birkaç ay önce bana geldiklerinde yattıkları odaya girdiğimde onu, yıllar sonra okuyup aldığım diplomama bakarken bulmuştum ve dönüp bana kardeşlerin kadar rahat bıraksaydık seni senin ne olacağın belli değildi. O zaman öyleydi, sen bizim cahillik zamanımıza geldin, ama olsun içinde kalmadı, okudun ya, demişti. Beni ağlatmaya yetmişti bu farkındalığı ve kahvaltı hazır deyip banyoya zor atmıştım kendimi ağladığımı görmesin diye.

Geçmişimden çıkıp gelen kıza bunları anlatmadım elbette. Hayat ona da anladığı dili kullanıp kendi kendini takdir etmeyi öğretecekti nasılsa. Ama bugün buna hazır olmadığı her halinden belliydi.

Kızım babasıyla ayrıldığımızı kabullenemeyip bizi bir araya getirmeye çalıştıkça,  ayrılığımıza takılıp kaldıkça söylediğim sözleri bir kez daha söyledim kızıma ve ona. Ve bunu söylerken “hoca verir talkını kendi yutar salkımı” vecizesini tam anlamıyla uygulamış olduğumun farkındalığını yaşadım.

Yıllarca çocuğuma verdiğim aklı aynı zamanda da kendime vermişim ama kendim kullanmayı çok zor öğrenmişim. Kızım kendi yolunda yürümeyi benden önce öğrenmiş ben anneme takılıp kalmışım ve mızmızlanıp durmuşum. Ama olsun, ben söylemişim kızım uygulamış, ben de sonra kızımdan kendi hayallerinden ve kendi hayatından ödün vermemeyi, kendi işime bakmayı görerek öğrenmişim.

Arkadaşı da elbette er geç bunu öğrenecekti. Hayat denen öğretmen bir yolunu bulup onun anladığı dilden konuşacak ve ona da öğretecekti. Bana düşen ona öğretmenlik yapmak değil, onu an’ın güzelliğine çekmekti. Herkesi ve her şeyi bir kenara bırakıp kendimizi takdir edecek bir şeyler yapalım ne dersiniz dedim. Kahve içmek için sürekli gittikleri bir yerde buluşmak üzere ayrıldık.

Üzerimizi değiştirip kahve içeceğimiz yerde buluştuk. Şarköy halkı dizinin oyuncularını tanıyordu ve masaya gelip hepsini ayrı ayrı tebrik ve takdir ediyordu. Bu onların kendi kendilerini takdiriydi, kendi ellerini kendilerinin sıkmasıydı. Bu yeter de atardı bile kendilerine inanmaları ve güvenmeleri için ama henüz bunu görebilmek için kendilerine izin vermiş  değillerdi.

Geçmişimdeki ben gibi sadece anneleri onları onaylayıp takdir ettiğinde kendi ellerini sıkabilmekle sınırlamışlardı kendilerini. Bir çoğumuz gibi onlar da hayatın var olan her şeyin içinden kendilerine değil, annelerinin içlerinden kendilerine doğru akmasını bekliyorlardı.

Hayat her yerden ve her şeyden bütün takdiri ve teşekkürü ile akıp içlerine girebilmek için kapılarını zorluyordu ama onlar annelerinin kapıyı açmasını, açmasa bile kapıya bakar mısın yavrum demesini bekliyorlardı.

Benim içimdeki çocuk gibi, kendi çocuklarım gibi ve bütün çocuklar gibi sadece ve sadece ailelerinden, özellikle annelerinden takdir ve şefkat bekliyorlardı.

Sevmek yetmiyordu çocuklara ve bir türlü büyüyemeyen içimizdeki çocuklara. Evlerinin mutfağında her yemeği büyük bir özenle pişiren anneler, içsel evlerinin mutfaklarında şefkat denen yemeği hazırlamak için hiçbir çaba göstermiyorlardı. Varolan sevgilerini anlayış ile yoğurup, hoşgörü ile pişirip, takdir ile süsleyerek şefkati yaratacaklarını bilmiyorlar, bilmek istemiyorlardı. Bilmek isteyen azınlık ise bir yolunu bulup deneyerek, yanılarak, yanarak, yakarak şefkatin en doyurucusunu pişirip hem kendi içindeki çocuğu hem kendi çocuğunu doyurmayı başarıyordu.

Kızım benim yanıma, yuvasına dönmeden önce telefonda bana anlattığı bir rüyasına karşılık, kızım lütfen kendine inan, dışarıdan hiçbir şey bekleme, sana ancak sen yardım edebilirsin, yardımını beklediğin herkes ve her şey senin içinde. Ben sana inanıyorum, lütfen sen de kendine inan demiştim. Ve ona yardım etmek için içsel kapısını çalıp duran, en sonunda bir rüya ile kapısına dayanan kendisine, kapıyı açmasını hatırlatmıştım.

Aradan geçen kısa ama yoğun bir farkındalık sürecini tamamlayıp elinde valizi benim kapımı, yuvasının kapısını çalar bulmuştum. Ben seninle yaşamaya karar verdim anne dediğinde hem benimle hem kendi gerçeğiyle yaşamayı seçtiği için dünyalar benim olmuştu.

Ben kendime olan inancımı tam anlamıyla oluşturmuş olduğum için ancak bunu ona söylemeye, o da kendinden ve benden başka inanacağı kimse kalmadığı için ancak bunu duymaya  hazır hale gelmişti.

Zaman gelmişti, kulağına taktığı dışarıdan gelen gürültülü ve yorucu bir müziği dinlediği kulaklıklarını çıkarmış ve bir rüya ile çalınan kapısının sesini duymuştu. Kapı çalıyor anne dediğinde, kapıyı çalan sensin, dışarıdan beklediğin her şeyi sana verecek olan sensin, anahtarında kendine olan inancın ve güvenin, anahtarını kullan ve aç artık kapını demiştim.

Ama bunları da mızmızlanıp duran arkadaşına anlatamazdım. Benim kızım gibi o da kendi gürültüsünün doyum noktasına ulaşıp, kulaklıklarını çıkardığında ancak kapısının çalındığını duymaya hazır hale gelebilirdi. Hazır olmadığı her halinden belliydi.

Kahvelerimizi içtikten sonra, genelde hepsine aynı şeyleri söyleyen mekan sahibine fal baktırdılar sırayla. Ve hepsi aynı sözleri kendi içseline göre farklı yorumladı.

Ben de masanın üzerine doğru eğilmiş ağacın yapraklarına dalıp dışa kapadım açık duran gözlerimi. Ruhumu açtım sonuna kadar ve kendimi dinledim falcının dilinden. Fincan da bir siyahlara bir beyazlara dokunuyor ve en çok yeni başlangıçlardan, yeni oluşumlardan söz ediyordu. İçim kıpırdayarak ben buna hazırım diyordu.

Siyahlara ve beyazlara dokunan falcı gibi yeni oluşumları ve yeni başlangıçları bana getirecek yeni siyahlara ve yeni beyazlara dokunmaya hazırdım. Her siyahın ve her beyazın, var olan her şeyin yerine koyabilirdim kendimi.

Siyah ve Beyaz

Kendimi dinliyorum gözlerim kapalı
Ruhum açık.
Duyuyorum hiçten hiçe her şeyim.

Ruhumun açık kapısından
Ait olduğum yerdeki beni görüyorum.
Bir de siyah ve beyazı.

Kendimi tanımlamak için
Siyaha dokunup beyazı seçiyorum.
Ruhumu beyazın saflığına boyuyorum.

Siyah yakıp kendini yok ediyor.
Ruhum özgürleşiyor siyahın bağnazlığından.
Beyaza teslim oluyor.

’’Kaybettiğim her siyahın yerine koyabilirim kendimi.’’