Onu kundakta bir bebek iken asker olan amcasına evlâtlık verdiler.

Aslında hiçbir şeyi eksik değildi yetişirken. Gerçek kimliğinin bilgisi dışında.

Hiç kimse cesaret edemiyordu ona gerçeği anlatmaya. Baba bildiği amcası, tehdit ve baskıyla sindirmişti herkesi.

On sekiz yaşına geldiğinde öz ana bildiği annesi, canı, feci bir trafik kazasında ellerinde öldü.

Babası kısa bir süre sonra yeniden evlendi. Yeni kadın, babasıyla arasına nifak soktu.

Yirmi bir yaşına geldiğinde tesadüfen biyolojik ailesini öğrendi. Bir anda yeni bir annesi, babası, kardeşleri, akrabaları olmuştu. Üstelik bunlar daha önce kendisine kötülenen ve uzak tutulan insanlardı.

Annesinin ölümüyle kayganlaşan zemin üzerinde durulacak gibi değildi artık.

İlk şoku atlattıktan sonra, biyolojik ailesine yanaşıp onları tanımaya çalıştı.

Babası, ”Onları buldu artık beni istemiyor.’’ diyerek ona karşı cephe aldı.

Babasının yeni karısının ise bir tek derdi vardı. Kocasının mal varlığının tamamının kendisine kalması.

Sonunda kadının ektiği kötülük tohumları öylesine başarılı oldu ki, baba yıllarca bakıp büyüttüğü çocuğunu evlâtlıktan -resmen- reddederek bir kalemde silip attı. Yeni karısının yeğenini geçirdi nüfusuna. Her şey kitabına uydurulmuştu.

O, ortada kaldı.

Bir yanda, henüz tam bir duygusal bağ kuramadığı biyolojik anne, baba, kardeşler ve henüz isimlerini bile tam öğrenemediği akrabalar.

Öte yanda ellerinde büyüdüğü akrabalar ve kendisini reddeden babası.

Biyolojik ailesine sokuldu biraz daha. Her şeyi bir büyüteçle inceliyordu âdeta. Benzerliklerini, farklılıklarını, ona karşı olan davranışlarını. Kendi duygularını.

Aslında sevmişti kendi kanından olan bu insanları, kendisine çok benziyorlardı. Ama yine de eksik olan, adını koyamadığı bir şey vardı.

Yirmi bir yıl boyunca içiçe olduğu ve çok sevdiği dayılarını, teyzelerini, kuzenlerini özlüyordu.

Onlara yöneldi bu kez.

Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi artık. Orada da bir şeyler eksilmişti.

Geçmişini didiklemeye başladı.

Her ailede olabilecek bazı problemler, onun için artık, öz çocuk olmadığı için olan problemlerdi.

‘’Öz çocukları olsaydım, o bisikleti alırlardı.’’ ya da ‘’Kendi çocuğu olsaydım babam öyle acımasız dövmezdi,’’ gibi düşüncelerle herşeyi özlük – üveylik ekseninde değerlendirmeye başladı.

Bir yılbaşı arifesinde babasının yaşadığı kente gitti… Yağmurun altında saatlerce dolaştı o küçük kentin sokaklarında..

Belki karşılaşıverirler, belki yeni yıllara beraber girerler, diye.

Karşılaşmadılar.

Yalnızdı.

Hayat acımasızdı.

Hiçbir yere sığdıramıyordu kendini. Nereye gitse, kime sığınsa yabandı.

Kendisini en yalnız, en korunmasız hissettiği, sığınacak liman aradağı bir gün bir mektup yazdı babasına.

‘’Senden para pul hiçbirşey istemiyorum, sevgini bile istemiyorum. Sadece, sen de günün birinde benim gibi yalnız hissedersen kendini, uzakta da olsa seni sonsuzca seven bir evlâdın olduğunu bilmeni istiyorum,’’ dedi.

O mektubu hiçbir zaman göndermedi.

Kadının kötücül dilinin yazdığı her satırı çarpıtacağından ve babasını kendisine iyice düşman edeceğinden korkuyordu çünkü.

Yıllar geçti.

Bir gün bir telefon geldi uzaklardan. Babası ölmüştü….  Tam bir hafta önce…

”Üzülmeyesin diye haber vermedik, gelmene gerek yok,” dediler… .

Bunalım dolu yıllarda canına kıymayı denedi birkaç kez ama hayat yakasını bırakmadı.

Ölümün kıyısından son dönüşünde, kendini kendisinden doğurdu. Gidecek kendinden başka yeri kalmamıştı ki zaten.

En sonunda, her iki ailenin de kimliği onun kendi kimliğinde eriyip birleşti.

Şimdilerde soranlara diyor ki:

Babam, korkularının esiri olup nasılsa birgün öğreneceğim gerçeği benden saklamasaydı;

aynı kandan olduğum insanları yok saymasaydı, kötülemeseydi;

onlarla sağlıklı bir ilişki kurmama izin verseydi;

gerçeği öğrendiğim zaman beni reddetmeyip bağrına bassaydı;

bense biraz daha güçlü olup babama sahip çıkabilseydim;

en önemlisi sağlam bir diyalog kurabilseydik,

Her şey bambaşka olabilirdi…

Ne babamın benim kendimi onun çocuğu hissettiğime dair kuşkusu olurdu, ne de ben kendimi terkedilmiş hissederdim.

Ama fena hâlde oyuna geldik.

Çünkü  ikimizin de çıkış noktası korkularımızdı.

Zayıftık.

Sevgiyi öne çıkarmayı unutmuştuk biz!