Bugün benim doğum günüm. 30 Ekim 1977’de doğmuşum. Bugün, o zamanlar on beş yaşında olan annemin, hastane odasında yanında ebe, bir bebeği sağlıkla dünyaya getirmeye çalıştığı gün. On beş yaşının cılız gövdesiyle sobalı bir evin temizlik, yemek, çamaşır gibi işlerinin yanı sıra bir de bebeğin bakımının eklendiği gün. Belki de annemin, farkında olmasa da, on beşinci yaşına demir atmaya karar verdiği gün…

On beş yaş ne demek…

Ergenlik döneminin ortaları… Genç kız olan ergen, değişen bedenini kabul etme sancısı taşır. Büyüyen göğüsler, yuvarlaklaşan hatlar… Güzel görünüp görünmediğine dair kaygılıdır. Kendisini dünyanın merkezinde hisseder, her hareketinin herkesçe göründüğünü düşünür, hata yapmaktan ölesiye korkar. Ergenlik dönemi toplumun değerlerinin sorgulanıp gerekirse yıkılıp yeniden yaratıldığı dönemdir. O nedenle ergen sıkça etrafını yıkıp geçirir. İsyanı her şeye ve herkesedir. Bu, kendisini yeni baştan yaratmak için gereklidir. Anne, baba, okul, düzen, yaşam amacı… Sorgular da sorgular. Entelektüel olarak yoğun düşüncelerdedir. Bu yıkım dönemi sonrasında kendi bireysel değerlerini tanır, oluşturur, dinginleşir. Böylece, birey olmaya, yetişkinliğe adım atar; hayatını inşa etmeye başlar.

Aynı zamanda, kızlar ve oğlanlar için birbirini tanıma dönemidir. Beğenilme önemlidir. Sık sık flörtler değişir. Dramlar bolca yaşanır. Gerçek yaşam için bol bol pratik yapılır. Cinsellik merak konusudur. Mümkünse denenir. Başkalarına karşı kayıtsız görünse de aslında kendisi hakkında ne düşünüldüğü çok önemlidir. İsyan ve kabul edilme ihtiyacı kol kola gezer. Çok zordur bu dönem. Hassas bir kalbi vardır ergenin; yetişkinliğe doğru attığı bu adımda çocuk kalbini de yanında götürmektedir. O nedenle sarı röfle atılmış, fön çekilmiş saçlara ve parlatıcı sürülmüş dudaklara, çizgi film resimli çantalar eşlik eder zaman zaman. Bir nevi Araf’tır ergenlik.

Ergen yaşta evlilik…

Ergen ya da çocuk yaşta evlilik… Cinselliğinin henüz başındayken, eğer öncesinde de bilgilendirilmediyse, yeterince keşif yapmadıysa, girdiği bu karı koca hayatı onu sarsar. Kendi sorumluluğunu taşımayı öğrenme sürecindeyken, aile, eş ve evin sorumluluklarını da yüklenir. Gebe kaldıysa, bu başlı başına travmadır. Kendini oluşturmaya fırsat kalmadan tüm zamanını, emeğini ve enerjisini bebeğe ayıracaktır; günleri bebek bezleri yıkayarak, bulaşığa ve yemeğe yetişerek geçecektir. Ergenlik sekteye uğrar. İsyanını farkında bile olamadan bastırır, ne olduğunu, kim olduğunu bilemez. Hayallerini, kendi hayatıyla ilgili neler yapmak istediğini öğrenemez. Kendi ailesini terk etmeye hazır olmadan başka bir ailenin kurumsal hizmetine girmiştir.

Oysaki insan ömründe her dönemin yaşanması gerekir, geçiştirilemez. Yaşanamayan ergenlik dönemi otuzlarında, kırkında ya da ellisinde yeniden kapıyı çalar. Bu sefer daha isyankâr, daha acımasızdır. Başkaları için bir ömür geçirilmiştir. “Benim sıram ne zaman gelecek!” iç sesi susturulamayacak kadar yükselir. Kayıp yıllar dönmeyecektir. Öfke, kabul, yas ve olanla barışmak devam etmek için mecburidir.

Kış evi…

İki çocuk birlikte büyüdük annemle. Annemi severdim. Kız çocukları, özellikle anneyle bağımlı bir ilişkileri varsa, büyüseler dahi annenin uzantısı gibi hissederlermiş. Çocuklar, büyüklerini taklit eder ya, sanırım, yetenekli ve zeki bir çocuk olmama rağmen, hep annemin çaresizliğini taklit ettim. İçindeki hediyeleri keşfedemedi annem. Bense kendi hediyelerimi keşfetsem de görmezden gelerek affettirmeye çalıştım kendimi. “Benim suçumdu” çünkü onun kayıp yılları. Değilse de hep öyle hissettim.

İlkokul günlerim, bir kış vakti… Eve gelir gelmez anneme heyecanla ödevimi anlatıyorum: Kartondan kış evi yapılacak. Gülten öğretmenimi çok seviyorum, yapacağım ev ve öğretmenimin gözüne girme ümidiyle heyecanım daha da artıyor. Akşam yemeğinden sonra ödevimi yapmaya başlayamadan uyuyakalıyorum. Sabah gözlerimi açtığımda, annem elinde yeşil makasım, kartondan parça kesiyor. Önündeki kış evini bitirmek üzere… Kare bir ev yapmış, üzerindeki pamukları özenlice yerleştirmiş, genişçe bir de avlu ve bahçe duvarı eklemiş. Boğazımda kocaman bir düğüm hissediyorum. “Ben yapacaktım” diyorum, fısıltımı ben bile duyamıyorum… Üzerimi giyinip elimde annemin kış evi, boynum bükük, okula gidiyorum. Öğretmenim, en beğendiği evleri sınıf penceresinin önünde sergileyecek. Benim(!) kış evimi de beğeniyor. Sınıf penceresinin en güzide yerine yerleştirilen kış evi ile göz göze geliyoruz, içim burkuluyor…

Eve döndüğümde annemi mutfakta yakalıyorum, öğretmenin evi beğendiğini anlatıyorum. Seviniyor. Annem, önünde tencere, oyuncak evinin oyuncak mutfağında oyuncak bebeği için tarhana kaynatıyor.

Bugün 30 Ekim 2010… Benim doğum günüm. Gazeteler, Türkiye’de on sekiz yaş altı evlilik oranının yüzde otuz yediye ulaştığını, yani her üç evlilikten birinin erken yaş evliliği olduğunu yazıyor.
https://arsiv.ntvmsnbc.com/news/476209.asp
https://www.ntvmsnbc.com/id/25100424/
https://www.haberajans.com/cocuk-yasta-evlilikler-artiyor-mu-haberi-313887.html

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/kis-evimin-cocuk-anneleri/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/kis-evimin-cocuk-anneleri/" data-text="Kış Evimin Çocuk Anneleri" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/kis-evimin-cocuk-anneleri/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>1977&#8217;de Ankara&#8217;da doğdu. Sonra Kayseri, Kırşehir, Manisa, tekrar Ankara yolları derken yolu kendine hiç düşmedi. ODTÜ İşletme&#8217;den mezun olup dokuz yıl iletişim alanında çalıştı. Ruhunun bekleme odasında geçirdiği günlerin ardından, bir gün Nil <a href="https://dergi.kuraldisi.com/wp-content/uploads/sites/4/2016/05/serapzerener.jpg"><img loading="lazy" class="alignright size-medium wp-image-4205" title="serapzerener" src="https://dergi.kuraldisi.com/wp-content/uploads/sites/4/2016/05/serapzerener-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a>Gün&#8217;ün bir kitabıyla başını dışarı uzattı. İlk defa siluetini gördü; kim bilir belki bir gün gerçek kendini de görebilirdi.</p> <p>Yaşam Okulu&#8217;nda adım adım kendine varmayı öğrendi. Hiç dinlemediği kadar dinledi içini. Sonra, bazen o bazen kalemi, kâğıda yazmaya başladı kendini. Yıllardır ayrı kalmış iki sevgili gibi önce seviştiler benliği ile sonra sıra hayatla flörte geldi. Oyunculuk girdi örneğin hayatına, oyun oynamak yani. Sanat girdi, insanlar girdi; bebekler, çocuklar, yetişkinler, affedilenler, küfredilenler, özlenenler, akla hayale gelmeyenler girdi. Hayata güvendi bu sefer, tamam dedi, gelsin sıradaki! En çok insanı; insan olmayı; yaratılışı sevdi.</p> <p>Hayatının şu noktasında kalemi, oyunculuğu, paylaşımcılığı ile daha çok sevmeyi ve vermeyi öğreniyor. Bir de çok şükran duyuyor çünkü bütün bu olup biteni tahmin bile edemezdi&#8230;</p> <p>Yaşama evet!</p>