Her gidişin ardından biraz daha artmış yalnızlığım. İnandırmışım kendimi böyle olması gerektiğine, hep bunu destekleyecek örnekler almışım kendime.

Başka şekli yokmuş benim için bu hayatı yaşamanın. İstenmeyenmişim ben çünkü. Beğenilen, hayran olunan ama bir hayat paylaşılmayacak olan. Kendimi buna inandırmış ve kendi kurguladığım bir döngüde yaşamışım otuz iki yılımı. Hep ilişkiler kötü bitermiş sonunda, hep bırakıp gidermiş seviyorum diyen. Farkında değilmişim çevresine duvarlar ören, karşımdaki ile aramda mesafeler koyan, yüzeysel ilişkiler kuran ve asla gerçek olamayanın ben olduğumun.

Sonra bir gün hiçbir şey anlam taşımamaya başlamış.  İşte orada bırakmışım ben yaşamayı, vazgeçmişim hayatımdan, çekmişim kendimi yaşamdan yine kendi yarattığım bir sürü bahanenin arkasına sığınarak.

Hep kaçmışım güvenmekten, kendime bile. Hep korkmuşum sorumluluktan, çekinmişim söz vermekten. İçten içe üstesinden gelemeyeceğime inanmışım.

Şarkıları da yoldaş edinmişim kendime “Hep yalnızlık var sonunda yalnızlık ömür boyu” “Yalnızlığım, yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin” diyen şarkıları… Kendimi kendimce onaylatmışım bu şarkılarla. Mıh gibi kaydetmişim bu sözleri bilinçaltıma, hayatta başka türlüsü olmazmış, olamazmış benim için.

Başka şekli yokmuş bu hayatı yaşamanın. Her şeyi tek başıma üstenmişim. Paylaşma tutkunu, özünden veren ben özüme aykırı yaşamışım bunca yılı.

Olmazmış ya meğer, oluyormuş. Gün geliyor insan ezberlerini bozuyormuş. Meğer paylaşmak benim sandığım kadar zor ve korkutucu değilmiş, sımsıkı sarılabiliyormuşsun her şeye rağmen.

Meğer inanmak ve güvenmek yeterliymiş. Meğer bu ıssızlık da bir gün son bulurmuş.

Meğer duvarsız bir hayat çok daha keyifliymiş. Tek şart içten sevmek ve mutlu olmaya karar vermekmiş. Bunun yolu ise kendine değer vermekten ve kendini tüm güzelliklere layık görüp, açmaktan geçiyormuş.