Ne zaman içimdeki çocuğu ya da evlat kelimesini düşünsem “meyve” aklıma gelir. İster içimizde ister dışımızda olsun, onlar aslında birer meyvedir. Görmek istesek de istemesek de içimizde var olan ya da isteyerek veya istemeyerek de olsa dünyaya getirdiklerimiz…

Geleceğimizin meyveleri!

Kendi içimdeki çocuğum henüz 13 yaşında… 13 yıl önce, onu fark ettiğim andan itibaren beraber yürüyoruz hayat yolunda… Onu anladıkça, dışımdaki çocukları daha iyi dinlemeyi öğrenmeye başladım. Ama kendi içimdeki çocukla yürümeyi öğrenmeden önce nedense bildim bileli çocuklar bana çekilirdi. Hatta anne-babalar, “Şeytan tüyü mü var sen de?…” diye şaşırırdı.

Belki de o dönemlerde o çocuklar, kendi içimdeki çocuğu görmem için bana çekiliyorlardı ve bu içimdeki çocukla da anlaşabileceğimin ipuçlarıydı! Bilemiyorum…

Çocuklar, bazen nedense ya kalın mercekler altındadır ya da sevgisini veremeyenler tarafından nesnelerle avutulurlar… Sevgiyi hangimiz tam olarak yaşayabildik ki… Ve hangi sevgiyi onlara veriyoruz?

Kendi var olma mücadelesini zor veren ve kendini sevmekte zorlanan bizler, gerçek sevgiyi verebilir mi?

Diyebilirsiniz ki “Ben kendimi seviyorum,” … Bu söz, bazen bu kadar kolay söylenir ama…

Geçmişten günümüze gelen bir yığın baskıyla yaşamış bizler, gerçekten söylenen bu sözle bu kadar kolay kendini sevebilir mi?

Ben de kendimi seviyorum derim ama bazen içimde bin bir çatışmanın varlığı, bunun doğru olmadığını bir tokat gibi yüzüme vurur. Sözlerim davranışlarımla bir olmaz, kendime baktığımda tökezlediğimi görürüm.

Kendini sevmek ve insanın kendisiyle barışması, aslında uzun bir süreç…

Her şey normalmiş gibi davranmak kolaydır ama zaten böyle öğretilmedi mi?

Bunu yıkmak zaman alır!

Etrafımda huzursuz, mutsuz, ürkek ve korkak çocuklar tanırım… Bu çocuklara bizler tarafından ne çok anlamlar yüklendiğini de görürüm.

Kimisi evliliğini kurtarmak için sıkı sıkıya yapışır, kimisi de kendi yaşayamadıklarını, yapamadıklarını onlara direterek yaptırmak isterler…

Bazen onlara, evlilikte veya yaşlılıkta bir kurtarıcı gibi bakılmasını anlayamam. Üstelik böyle düşünülmesine rağmen o, birçok evde, hiçbir şeyden anlamayan, dinlenmeyen, adam yerine konmayan çocuktur!…

Yine de hep bir şeyler istenir, beklenir onlardan… Şunu şöyle yap, bunu böyle yap… Eğer yapmazsan……! Liste uzar gider….

Ne yaman çelişkidir! Hem adam yerine konmazlar hem de büyük bir beklentinin kıskacındadırlar…

Sanki dünyaya büyüklerin isteklerini yerine getirmek için gelmişlerdir ve onların beklentilerine cevap vermek zorundadırlar! Bu sanki onların göreviymiş gibi…

Bazen o dinliyor görünüp duymayan, seviyor görünüp sevemeyen, onların her yaptığının göze battığı kişilere sorarım; “Hiç mi çocuk olmadınız?!” Hep aynı cevapları alırım;
Evet ama…
Biliyorum ama…
O hep böyle ama…
Bu aynı …. ya da aynı …..  benziyor ama………(birileriyle de kıyaslanır)

Ya da çok ideal anne-baba rolü oynanır. Gayet kibar bir sesle, kontrolü elinde tutmak isterlercesine…

Ama…(lar) ve gücü ellerinde tutmak hiç bitmez. Çünkü kendimizi seviyoruz ya! Bizler çok iyisini ve doğrusunu biliyoruz ya!

O an, o çocuğun gözlerindeki yaşları ya da bir köşede oturuşunu görürüm. İçim acır ama maalesef elimden bir şey gelmez çünkü çocuklar, onların çocukları…

Onlara bir şey söylemek istesem de söz hakkım yoktur. Çünkü benim bir çocuğum yok ve ben, bir çocuğa bakmaktan anlamam!..

Oysa çocuğum olmasa da onları birer parçam gibi hissederim.

Evet, bir çocuğum yok ama elimde birçok çocuk büyüdü. Çocuğa bakmaktan anlamam ama elimde birçok çocuk kendini yaşadı. Çünkü kendi içimdeki çocuğun istek ve ihtiyaçlarını biliyorum. Korkularından arınarak sevgiye, güvene, huzura olan ihtiyacını ya da bana şunu al, bunu al diyen isteklerini… Ama o çocuklar bilirler kendi çocuğum olmasa da onları anlayabildiğimi, sevebildiğimi ve hissederler onların birer parçası olduğumu, onlardan yana olduğumu… (Sırf bu yüzden hayatımda dönem dönem evimde kalmaya gelen çocuklar olmuştur. Ve evin altını üstüne getirmişizdir…)

Çocuğum olmadığı için söz hakkım olmadığını söyleyenler bence bir şey unutuyor!…

Ben de bir zamanlar çocuktum ve içimde çok özel bir çocuk var!

Çocukları anlamak için çocuk doğurmak gerekmiyor. İnsanın kendi çocukluğuna ve içindeki çocuğa bakması yeterli… O zaman anlar insan, nelerin yapılmamasını ya da bir şeylerin zorla yaptırılamayacağını…

Kendi ihtiyaç ve isteklerinin farkında olan insan, kendi ruhunu beslemeyi öğrenir ve eğer o insan kendi ruhunu besleyebiliyorsa o miniklerin ruhunu da doyurmuş olur!..

O küçük bedenlerin içinde daha kirlenmemiş, saf, masum, tertemiz sevgi yumağını görmek mümkündür. Çünkü onlar sevgi yumağı olarak dünyaya gelir. Doğuştan sahip oldukları ama büyüdükçe koşullardan dolayı yön değiştiren bir yumak!…

Onlarda doğal olarak var olan bu sevgi yumağı, kendi sevgisizliğimizi yüzümüze vurduğu için midir bilemem ama “Acaba onlardaki bu sevgi birilerini rahatsız mı ediyor?” diye de bazen düşünürüm…

Çocukların içinden geldiği gibi davranmalarıyla ilgili bir sorunları yoktur ama biz büyükler, onların yaptıklarını sorun haline getiririz ve aslında sorun bizdedir! Çünkü hala kendi sorunlarımızın altından kalkmayı öğrenememişizdir.

Bu küçük dünyalara girmek, onları anlamak sandığımız kadar kolay değildir. Tıkanan yaratıcılıklarıyla, kalıplar arasında kalan bizler, onların küçük ama büyük dünyalarını aslında anlayamayız. Sadece anladığımızı sanırız. Bazen bıkkınlıkla söylenen, “Üffff yeter artık”…sözü de bunu anlatmaz mı?..  Ve sanırız ki onlar hiç bir şeyden anlamazlar… Aslında onlar birçok şeyi anlar, anlamlandıramasa da… Ama bir tek şeyi, bizim sürekli tekrar tekrar söylediklerimizi, yaptıklarımızı ve onlardan bir yetişkin gibi beklenilen davranışları hiç anlamazlar!.. Biz bunları yaptıkça onlar, “Ben bir çocuğum!” der sessizce…

Benim içimdeki çocuk bazen bir şair, bazen bir yazar, bazen bir ressam, bazen bir heykeltraş… Bazen bir tiyatrocu, bazen bir aktör, bazen de sadece bir çocuktur…

Duyulmayan aşk ve doğa şiirleri söyler uzak ülkelere…
Hikayeleri ve kahramanları vardır anlatılmayan…
Fırçasını alabildiğine kullanır. Gökkuşağının dans ettiği rengarenk resimler yapar tuvaline…
Hayatında sevdiklerinin heykellerini diker küçük ama büyük dünyasına…
Bazen kahkahalarla güler bazen ağlayan surat olur hayata bakarken…
Kendi hayatını oynamak ister, başrolde!… Zorluklardan yılmaz, azimlidir… İyisiyle kötüsüyle farklı olmaktan korkmaz. Kendini keşfetmek ve kendi olmaktan mutluluk duyar. Yaşadığı her şeye bir şeyler katarak kendini çoğaltır ve daima inandığı yolu izler.

O, tüm tohumları içinde barındıran bir meyve bahçesidir. Hatta o, bahçenin kendisidir… Ve bahçesindeki tüm meyveleri, çevresine coşkusuyla ve içtenliğiyle dağıtır…

O, berrak bir su gibidir… Saydam ve şeffaf… Saf… Tertemiz… İçi dışı bir… Şırıl şırıl akan… Derinlerden kendine yol bulan… Masumiyeti içinde barındıran… Nehir gibi coşan… Taşan… Köpüren… Okyanusa karışan… Ne kötülük bilir ne de kirlenmiştir…

Meraklıdır her şeyi bilmek, öğrenmek ister. Neler yapabileceğini keşfetmek için sorar, araştırır… -Mış gibi yapamaz, beceremez. İçinden geldiği gibi davranır… Her şeyi gözlerden, sözlerden, yapılanlardan anlar. Gözlemcidir…

Giydirileni değil kendi istediğini giymek, zorla verilen yemekleri değil, yeni tatlar tatmak ister. Başkalarının yaptıklarıyla oyalanmaz, kalıplar içine sığamaz, dar düşüncelerden sıkılır… Dışarı çıkıp özgürleşmek ister.

Yeni oyunlar yaratıp hayal dünyasını zenginleştirir. Hikayelerinde kahramanlarıyla buluşur, birçok ülkeler, diyarlar gezer, öğrenir ama hoşlanmadıklarını yazar, çizer, söyler… Ve onlardan kendi hikayesini çıkarır.

Her yeni buluşla, bağıra çağıra şarkılar söyler, dans eder…

Eli gönlü boldur, paylaşır… Çünkü diğerleri onun oyun arkadaşlarıdır. Onlarla güler, onlarla ağlar… Bazen birilerinin yaptıklarını bozar… Onlar ona kızsa da sadece yapmak istediği için yapar. Sonucuna katlanır ama orada kalmaz, yola devam eder… Hep yeniden başlar…

Bazen gözlerini diker duyduğu yalanlara, sevemediği, hoşlanmadığı varsa oradan uzaklaşmak ister… Bazen saflığından dolayı çabuk inansa da kimin hangi niyetle geldiğini anlar…

Dikkatli ve sezgileri kuvvetlidir, her şeyi anlamlandıramasa da hisseder, bilir… Doğruyu ya da yanlışı sözlerden ve davranışlardan tanır.

Bazen bir ağaç dalına, bazen de bir tepeye tırmanır… Köklerden daha yükseklere çıkmak ve gökyüzünün sonsuzluğuna dokunmak ister…

Çocuklar…

Onlar, tüm hayallerini ve yaratıcılığını ortaya koyarak sadece hayat oyununu oynamak ister…

Adı üzerinde çocuktur ama öyle kendi koyduğumuz sınırlar içinde bir çocuk değildir onlar!..

Onların içinde tüm yaratıcılığın kayıtları, hayatla ilgili tüm bilgiler mevcuttur.  Eğer gözlerine bakarsanız o gözlerde tüm dünyayı görebilirsiniz!

Çocukların en çok sevdiği şeydir oyun oynamak… Onlar oynadıkları oyunlarla kendilerini zenginleştirir! Bütün nesnelerle konuşurlar sanki hepsi birer insanmış gibi… O nesnelerin kişilikleri, hayatları vardır ve bu oyunlarla onların dünyalarına dalarlar. Bazen oynarken, bunu nereden öğrendi desek de çoğu kez söyledikleri bizim onlara söylediklerimizin kendilerince anlatımıdır. Çocuklar taklit ederek öğrenir ve gözlerinden bir şey kaçmaz!

Ve bir deyiş vardır, “Çocuktan al haberi!” … Biz onları konuşturmaya zorlayarak(!) istediğimiz bilgileri almaya çalışsak da aslında büyüklere, “Kendi davranışlarınıza dikkat edin!” diye söylenmiş bir cümledir. Yani çocuğun ağzından laf almak değildir bu cümlenin altında yatan. Bu cümle, bir süre sonra yaşamımızdaki çocuğu, davranışlarımızla, sözlerimizle nasıl kendimize benzeyen bir kopya oluşturduğumuzu anlamak ve onu nasıl şekillendirdiğimizi görmek için verilen bir uyarıdır!
 
Onların bizden öğreneceği bir şey yoktur ama onlar bize istemesek de öğretir!

Öğretir, çünkü bizler geç öğrenen öğrencileriz!

Neden mi?..

Sıkı sıkıya tutunduğumuz kalıplarımız, hem kendimizi hem de onları görmemizi engeller. Bu yüzden de maskesiz olan çocuklar, aslında öğretmek için çaba harcamazlar. Sadece öğretmeye çalıştığımız kalıpsal davranışlarımızın aynısını yaparak maskemizi düşürür.  Yani ne ektiysek onu biçeriz! Ama biz yine de onlara bir şey öğrettiğimizi sanarak kendimizi avuturuz ve onların bize bir şey öğrettiği yanılgısına düşeriz.

Onlar ne özel bir göreve sahiptirler ne de bir zorunlulukları vardır! Onlar oldukları gibidirler!. Çocukların bir “görevi” var diye düşünüyorsak kendimizi kandırırız. Görev, bir mecburiyettir, yapmak zorunda olmaktır!

Çocuklar kimsenin kurtarıcısı ya da yardımcı oyuncusu değildir!

Eğer kendimizde göremediğimiz, farkına varamadığımız şeyleri açığa çıkarmaya hazırsak, onların yaptıklarını kendi davranışlarımız açısından bir ipucu sayabiliriz ama onların bunları ortaya çıkarmak gibi özel bir çabaları yoktur!

Kendimizi görmek istersek, onlara yüklediğimiz mecburiyetlere bakmak yeterlidir ama bunun tam tersi mümkün değildir. Belki de birçok tekrarlardan sonra biz bir anda kendi kalıplarımızı görürüz! Onlar, “Bak, bunu öğrenme zamanın”…demez. Çünkü onların böyle bir hedefleri, görevleri yoktur!

Çocuklar, tüm duygularını yaşayabilen bir hayat yelpazesidir. Onların dünyalarında sonsuz hayaller barınır ve sınır yoktur.

Bu hayat yelpazesinde, yaşamı ve tüm doğallığıyla yaşanan “duyguları” bizlere gösteren küçük canlılardır. Sloganları, “Hayat ve hayatı yaşamaktır!” Yani, “Hayat, yaşam benim, ben yaşamın kendisiyim. Ve ben hayatımı, yaşamımı, duygularımı yaşamak için buradayım!” derler.

Onlar, hayatın coşan pınarlarıdır. Bu pınarlar, inadına ve doyasıya yaşar anları… Kah koşarak kah düşerek kah kalkarak… Bazen kahkahalarıyla, bazen gözyaşlarıyla, bazen öfkesiyle, bazen sevgisiyle…

Onların enerjileri asla tükenmez. Bizlere anlamsız gelse de kendi dünyalarında her şeyi yeniden yaratırlar. Kendilerini mutlu edecek yolları hep vardır. Bir an dursa bile, kaldığı yerden tekrar başlarlar. Tekrar tekrar, tekrar tekrar… Çünkü onlarda bizim unuttuğumuz en doğal özellik ve yetenek vardır…

Sezgi ve yaratıcılık!

Çocuklar sadece geleceğin anahtarıdır! Kendi geleceklerini yaratmak isterler! Ve geçmişle gelecek arasında sıkışan bizlere aynalık yaparlar. Sessizce, “Kendi geleceğinizi yaratın!” diyen küçük ama büyük aynalardır!
 
Bizler çocuklara bazı anlamlar, görevler ve sorumluklar yüklesek de onların hayatta tek bir amaçları, sorumlukları, hedefleri vardır. O da oldukları gibi OLMAK ve yaşamda BAŞROL oynamaktır!

Onların, kendi yaşamlarını yaşamaktan başka bir zorunluluğu yoktur! Onlara görev ve sorumluluklar yükleyen bizler ise onların yaşamlarında sadece figüranlarız!
 
Eğer içimizdeki çocuğa gerçekten bakabilirsek bunu daha net görürüz çünkü bizlerde en sonunda içimizdeki çocuğun yapmak istediklerini yaparız ve o, daima başroldedir!

Her zaman başlangıç önce kendi içimizdeki çocuktur, sonra dışımızdaki çocuk!… Çünkü içimizdeki çocuğa nasıl davranıyorsak dışımızdaki çocuğa da öyle davranıyoruzdur!  Bunu fark ettiğimiz anda da dışımızdaki çocukların -ister bizim ister başkalarının çocukları olsun- söylediklerini, yaptıklarını, sevincini, coşkusunu, heyecanını, yerinde duramazlığını, yaratıcılığını, aslında tüm potansiyelini o zaman tam olarak fark eder ve anlarız. Yoksa her şeyi bildiğimizi sanmakla kalırız!

Geleceğimizin anahtarı olan meyvelerimizin, kendi hayatlarının başrollerini oynaması dileğiyle…

Şair Halil CİBRAN’ın “Çocuklar” isimli şiiriyle tüm çocuklara…

 

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.

Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Yanınızda olmalarına karşın sizin malınız değil onlar
Onlara sevginizi verebilirsiniz oysa düşüncelerinizi veremezsiniz

Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.

Eviniz onların bedenlerine barınak olabilir
ama ruhlarının barınağı olamaz 

Çünkü onların ruhları yarının evinde yaşar 
Ve siz bu evlere konuk olamazsınız, düşlerinizde bile…

Onlar gibi olmak için büyük çaba harcayabilirsiniz
Ama onların sizin gibi olmasını istemeyin
Çünkü yaşam ne geriye gider ne de oyalanır dünün olaylarıyla…

Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.

Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.

Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.