Yattığımda bir dağ köyü yalnızlığı oturmuştu içime dün gece… Bir de zemheri soğuğu

Neden sonraydı; falaka sopasının ete gömülüş sesi geldi dışarılarda bir yerden… Küfür, yalvarma gırla gidiyordu?

Zar zor dalmıştım uykuya… Aynı zorlukla kalktım ve gözümü, mazgalın kıyısındaki minik aralığa uydurdum…

Sanki sonsuzluğa uzanan koridorumsu bir boşluktu karşımda duran; iki tarafındaki sımsıkı kapalı pencerelerin camları, niye öyle beyaza boyalıydı acaba?

Daha anlayamamıştım ki, çığlık çığlığa sesler geldi, boş duvarlara çarpıp büyüyerek kulaklarımda patladı?

Beni uyandıran sesti bu; falaka sesi…

Dayak atılanın yaşlı mı genç mi olduğunu kestirmek güçse de kadın olmadığı kesindi; yalvarmalar… ağza alınmayacak kadar yakışıksız yakarışlaracıma dilenmeler…

Bir cam kırılıyordu şimdi de şiddetle?

Minicik aralığa uydurduğum gözümü sesin geldiği yana çevirdim… Koridor kadar bir şişe kırılmıştı ve içindeki sıvı, peşine cam kırıklarını da katmış, her yeri kaplıyordu… Beni bile!

Ortalığı sesi ve rengiyle yemyeşil kılan o şey, taa içimden akıyordu da öyle mi dağılıyordu yerlere ne?!

Avazım çıktığı kadar bağırdım, “Söyleyin, önemli bir şeyler mi ölüyor?!..”

Sesim, yüzlerce ses olup bana geri döndü!

Avazım sadece bana dönüyorsa, atılan çığlığın ne anlamı olabilirdi ki?

Çaresizlik canımı sıkmıştı… Başladım, sesleri kollarımla itelemeğe; kendimden uzaklaşsınlar, gitsinler, bana yapışmasınlar istiyordum…

Böyle debeleniyorum, gözleri paçavrayla bağlı bir genci tam karşımdaki hücreye, hem de bir külçe gibi atmasınlar mı… Kuvvetle muhtemel az önceki sesti bu?!

Korku ve tiksinmenin rengi miydi yoksa, demin yere yayılan?!

Genci bir hücreye kilitleyen görevli, “Kalk ulan orospu çocuğu” diyerek, bir hücre açmağa çalışıyordu şimdi de…

Gözleri paçavrayla bağlı, saçı sakalı en az on günlük, sırım gibi bir delikanlı çıktı oradan…

Birlikte bir ürküntü anının içine düşüverdik az geçmeden; karanlık bir odada, bir karanlık sorgudaydık… Ben ama seyircisiydim sorgunun, seyrediyordum.

Tepeden gelen ışık gencin elleriyle omuzlarına düşüyor, boşluktan gelen bilinmez bir ses ise “Soyun” diyordu,“soyun!”

Soyunmadı genç…

Üstü başı, görünmez eller tarafından yırtılarak çırılçıplak edildi!

Islak ve beton zeminde, sandalyeye oturtulmuş bedeni cereyanla titriyor olabilirdi… olsun!

O, yüreğinin yüzüne çoktan oturttuğu hoş bir gülümsemeyi inatla bırakmıyordu…

Cereyanı giderek arttırdılar.

Sandalyeden fırlayıp gözbağını acıyla söküp attı…

Tartakladılar…

Yığılıp kaldı yere…

Ayıldığında, üstüne hortum tutulan bedeni buz gibiydi!

…….

Bir merdiven başında karşılaşmıştık bu defa; yüzü morluklarla doluydu ve kelepçeli elleri kan içinde…

Göz göze gelmiştik, gördüm; yorgun uykusuz gözlerindeki bebecik, gözbebeklerindeki uzak dağ başlarından göğe bakıyordu…

“Ne yaptılar sana böyle?” dedim…

“Erkenci kuşlara sor!” dedi

“Neyi unuttuk sence biz? Neyi!?”

“Hiç merak etme,” dedi: “Kaf dağına varınca bulacağız bütün unuttuklarınızı… Ve de unuttuklarımızı!”

Acılar içindeydim uyandığımda…

Okuduklarımın gördüğüm bir rüya olduğunu anlayıp tam sevineceğim ki, yelelerini savurarak koşuşan yalnız atlar bastı içimi aniden…

Üniversite yıllarında, öğrenci olaylarına karışmışlığım nedeniyle bir kaç küçük gözaltı yaşamıştım, onlar gelmişti hatırıma…

Büyük faturalar ödemiş kimi insanları andım hemen ardından… Gür çığlıkları kesilmiş, içinde bu yüzden milyarlarca yaralı cırcır böceği kalmış muhalif insanları…

İçim o yaraların sesiyle dolmuş, kanım damarlarımdan çekilmişti… Sırra kadem bassam ne güzel olurdu…

“Nasıl yaşıyorum ve nasıl yaşadım bu hayatı ben Allah’ım?” diyordum kendime azarlar gibi…

“Gözlerimi nelere dikmişim ki, görememişim hiçbir şeyi? Kişisel zaaflar, aile, meslek, geziler, bu körlüğe sebep olmaya yeter mi?..”