Bir liste oluştu ve her  düşündüğümde bu listeye bir madde daha eklenir oldu. Bu yazımda da bunu paylaşmak istedim. Bunlar tamamen benim kişisel öncelerime ve sonralarıma ait farkındalıklarım. Bir çoğunuz bunu zaten yapmışsınızdır. Yapmayan varsa da şöyle bir gözden geçirmesine sebep olur belki bu yazı.
 
Öncesi; içimde bir boşluk hissi vardı. Ne yaparsam yapayım dolduramadığım bir boşluk. Bir arayış. Kim olduğumu, ne yapmam gerektiğini bilmemenin verdiği kocaman, anlamsız bir boşluk.

Kitap okuyarak doldurmaya çalıştığım ama kitaplarda da aradığımı bulamayıp, okuduklarımla tatmin olamayıp, asla dolduramadığım bir boşluk. Yazarak doldurmayı deniyordum ama yazdıklarım da beni tatmin etmiyordu. Yazdıklarım yazmam gerekenler değildi. Boşluğu doldurmak istercesine yazıldıkları belliydi. Deli gibi okuyup yazıyordum ama ne okuduklarım ne de yazdıklarım beni tatmin etmiyordu. O boşluğu asla dolduramıyordum.
 
Sonrası; kim olduğumu ve ne yapmam gerektiğini bulmanın huzuru ve O ‘ nun benden ne istediğini bilmenin hazzı akmaya başladı o kocaman boşluğa. Ne okuyacağımı ve ne yazacağımı biliyorum artık. Tutkuyla okuyor ve tutkuyla yazıyorum. Ruhumun boş midesi, onun gıdası olan türde ki okuma ve yazmalarımla doluyor artık.
 
Öncesi; O ‘ nun beni sevmediğini düşünürdüm. Bir türlü hissedemezdim beni sevdiğini. Bu dünyada herkese güllük gülistanlık bir hayat verdiğini ama bana hakettiğim şeyleri çok gördüğünü düşünürdüm. Neden herkese her istediğini kolaylıkla verirken beni deli gibi çalışıp uğraşmak zorunda bırakıyorsun ve yine de hakettiğimi vermiyorsun derdim. İsyan ederdim sık sık. O ‘ nun beni ömrümün sonuna kadar görmeyeceğini ve duymayacağını düşünürdüm.
 
Sonrası; iç sesimi dinleyip kendimi mutlu eden şeyleri yapmaya başlayınca, kendimi de sevmeye başladım. İçten içe büyük bir sevgi oluşmaya başladı kendime karşı. Kendimi sevdiğim için kendimi takdir etmeye başladım. Kendimi sevdikçe, daha çok kendime döndüm ve daha çok iç sesimi dinler oldum. Meğer O ‘ nun da beni sevmesi için önce kendimi sevmem gerekliymiş. O ‘ da bunu bekliyormuş.

Kalbimin kapısını önce kendime duyduğum sevgiyle açmalıymışım ki O ‘ da gelip o kapıdan girsin ve beni sevsin. Beni sevdiğini çok derinden hissediyorum artık. Beni koruduğunu açık ve net görüyorum. Çok istediğim şeyleri, hakettiğim şeyleri bana hızlı ve kolay yoldan sunduğunu görmemem imkansız. Benim istediğimden daha iyilerini, benim ulaşabileceğim kadar yakınıma ve benim imkanlarımla, beni zorlamadan bana sunması, bana sevildiğimi hissettiriyor ve büyük haz veriyor.

Bir şeyi düşünmem ve istemem yeterli artık. Uygun zaman geliyor ve oluyor. Buna hala alışamadığım için şaşkınlıkla yaşıyorum olanları. Ve bunun tek bir anahtarı var. Sevgi. Kendimizi sevmek. O bizden sadece bunu bekliyor. Gerisi kendiliğinden akıyor zaten.
 
Öncesi; insanları ayırdederdim. Sevebileceğim karaktere sahip olanlar ve asla sevemeyecek olduklarım diye. Ve hep sevemeyecek olduklarım bir şekilde hayatımda yer alırdı. Kızardım onlara çok. Enerjim müthiş düşerdi onların hayatımda ki varlıklarını ve etkilerini düşündüğümde. Beni kısıtlamaya ve hayatımı yönlendirmeye çalıştıklarında. Kabullenmek yerine kaçmaya çalışırdım. Kaçtıkça aynıları tekrar dahil olurdu hayatıma. Bir başka yüzde ama aynı huyda.
 
Sonrası; koşulsuz sevgi anlayışıyla bakabiliyorum tüm insanlara hatta tüm evrene. Biliyorum ki hepsi O ‘ nun dünyayı farklı deneyimlemek için ve bütünün hayrına yarattığı kendi parçaları. Biliyorum ki artık bütün yaratılmışlar eşit. Bütün yaratılmışlar yüce düzene hizmet ediyor. Yaşamın dengesini kurmada hepsine düşen görev ayrı.

Gelişmiş – gelişmemiş, bilinçli – bilinçsiz, iyi – kötü ama hepsi O ‘ nun nazarında eşit değerde. Seviyorum artık sevemeyecek olduklarımı. Bana, benim gelişimime ve dolayısıyla da O ‘ na hizmet ediyorlar biliyorum. O ‘ nun baktığı yerden bakabilme, O ‘ nun gördüklerini görebilme sürecindeyim. Sevemediklerimi kabullenip, oldukları gibi sevmeye başlayınca bir bir uzaklaştılar hepsi hayatımdan.

Beni kısıtlayacak, hayatıma etki edecek, enerjimi düşürecek kimse kalmadı yakın çevremde. Kendi enerjimi düşürdüğümde yaratıyorum sadece düşük enerjili insanları ve olayları. Karşıma çıkan olayı ve kişiyi kabulleniyorum ve seviyorum.

Enerjimi düşürdüğümü bana gösterdiği için şükrediyorum O ‘ na. Koşulsuz sevip ve kabullendiğimde bana verdiği sağlık, şifa ve iyi enerjinin farkındayım. Hiç olmadığım kadar dinamik hissediyorum kendimi. Şifalanmış ve yenilenmiş hissediyorum.
 
Öncesi; yarın korkusu ve endişesi olan biriydim. Geçmişle gelecek arasındaki koşuşturmalarla yaşardım hayatı. Anı yaşamayı bilmezdim. Anı yaşadığımın farkına vardığımda da düşünülecek bu kadar çok şey varken sen nasıl da gününü gün edersin der ve kızardım kendime. Kendime kızdığım yetmezmiş gibi anı yaşamayı bilenlere ve bunu bana tavsiye edenlere de kızardım. Hayat bunları o kadar çok çıkarırdı ki karşıma, anlamazdım öğrenmem gerekeni öğretmeye çalıştıklarını.
 
Sonrası; zor oldu zihnimi bu geçmiş ve gelecek arasında ki koşuşturma alışkanlığından kurtarmak ama oldu. İstedim ve oldu. O ‘ na bıraktım. Zorlandığım her konuda yaptığım gibi bunu da O ‘ na bıraktım. Beni kurtar bundan seninle ve an’da olmak istiyorum. Zihnimde ki gel gitlerde değil an’da ve sende olmak istiyorum dedim. Oldu evet. Benim için yapıyor bunu. Çok önemli bir şey olmadıkça geçmişi çıkarmıyorum kutusundan. Geçmişim çok önemli, beni ben yapan her şey çok önemli. Ama bana olan büyük hizmetini tamamladı. Hizmet etmesi gereken ender durumlarda çıkarıyorum, kullanıyorum, sevgi ve saygıyla altın kaplamalı kutusuna koyuyorum tekrar.

Geleceğimi ise an’a, akışa ve O ‘ na teslim ediyorum. O benim neye ihtiyacım olduğunu benden çok iyi biliyor. O benim için an’da yaratıyor geleceğimi. Bunu biliyorum, hissediyorum ve O ‘ na güvenip teslim oluyorum an’a, akışa ve O’ na. Şimdi bana kızıyor çevremdekiler. Yalnızsın, çocukların var, önünde yeni ve belirsiz bir hayat var. Nedir bu umursamazlık ve sevinç. Yarın ne olacağını hiç mi düşünmüyorsun. Hayat acımasız ve sen artık hiç endişelenmiyorsun, hiç bir korkun yok yarına dair. Biz korkuyoruz senin aç kalmandan, senin için endişeleniyoruz ama sen keyfine bakıyorsun ve umarsızca anlamsız bir sevinç haliyle yaşıyorsun diyorlar.

Bilin ki, ben kendimi O ‘ na emenet ettim. Hayatımın bundan sonra ki bölümünün yönetimini O ‘ na teslim ettim. Bunu en iyi şekilde yaptığını bana yaşattıklarıyla görüyorum. Sizin anlam veremediğiniz sevincim, coşkum, huzurum O ‘ ndan kaynaklanıyor. Sadece O ‘ na, an’a ve akışa teslimiyetimin göstergesidir bu. O sevinç ve coşkudur . O sevgidir. O ‘ na teslim olmadığımda, O ‘ nun sesini duyup ta duymamazlıktan geldiğimde neler yaşadığımı ve bana neler yaşatacağını çok iyi biliyorum artık. İnanarak, güvenerek, bir çocuğun annesine sığındığı gibi O ‘ na sığınıyorum. Severek ve sevilerek, bir çocuk coşkusuyla O ‘ na, an’ a ve akışa teslim oluyorum.
 
Öncesi;hem evimde hem de kendimde çok fazla aksesuar kullanırdım. Evde gözüme takılan her boşluğa bir şey asar ya da bir aksesur koyardım. Giysilerime uygun renkte, incikli boncuklu küpe, kolye, bilezik gibi şeyleri takıp takıştırmadan evden asla çıkmazdım. Çarşıya pazara gittiğimde arkamdan bağırırdı sanki biblolar, çiçekler, tablolar, imitasyon takılar ve aksesuarlar beni al beni al diye. Almadan asla dönmezdim eve. Gerekli gereksiz bir sürü ıvır zıvır alır köşeyi bucağı doldururdum. Bir süre sonra onlardan bıkardım ve yerine yenilerini alıp koyardım.
 
Sonrası; sadelik istiyorum artık hem evimde hem de kendimde. Sade bir şıklık olsun istiyorum. Artık kafamı çevirip bakasım gelmiyor böyle şeyler satan yerlere. Bedava verseler almam artık çok çok özel bir şey olmadıkça. Aramam da gerekmiyor artık. Evime yakışacak ya da kendime yakışacak olanlar bir yerlerden çıkıyor bir şekilde karşıma. Önceden hepsi albeni derlerdi bana. Şimdi aralarından bana ve evime uygun olan tek bir parça çarpıveriyor gözüme. Elimle koymuş gibi buluyorum yakışanı. Sade ve şık olanı. İç dünyamda ki sadelik ve arınma dış dünyama da bu şekilde yansıyor sanırım. Seçimlerimi özenle ve ruhumla yapıyorum artık. Ne iç dünyamda ne de dış dünyamda, ruhuma ağırlık verip enerjimi düşürecek, zamanımı çalacak fazlalıklar istemiyorum artık. Bırakın kendi evimi ve kendimi, başkasının evindeki fazla yığılma bile sıkıyor beni. Ya da aşırı makyaj yapmış, aşırı takıp takıştırmış doğallıktan uzak birinin enerjisi bile boğuyor beni. Bu tür evlerle ve bu tür insanlarla uyumlanamıyorum artık.
 
Öncesi; başıma gelen iyi olayları da kötü olayları da şansa ve şanssızlığa bağlardım. Bir şey yapacağım zaman bana geri dönüşü olacağını çok ta fazla düşünmezdim. Neler getirir neler götürür hesapları yapmazdım.
 
Sonrası; her iki durumda da ektiklerimi biçtiğimi hemen algılar oldum. Başıma gelen yeni bir olayın sebebi, belleğimden çıkıp bir film karesi gibi görüntüleniyor. İki olay arasında ki bağlantıyı kurup, olayların dilini ve bana ne anlattığını çok iyi algılayabiliyorum artık. Atacağım her adımın bir gün bana dönüşü olacağını hesap ediyorum. Yapacağım en küçük bir şeyde bile farkındalığımı kullanmaya çalışıyorum.
 
Öncesi; olmak istemediğim yerde ve tarzım olmayan bir yaşamın içindeydim.
 
Sonrası; sadece yapmak istediğim şeyi yaptığım, olmak istediğim yerde ve hayatımda olması gereken insanlarla olduğum bir düzenim var artık. Seçimlerimi bilinçli yapmayı, yaşamımı bana huzur verecek doğrultuda oluşturmayı amaç edindim.
 
Öncesi; yaşadıklarımı birbirinden çok ayrı görür ve birbirleriyle olan bağlantısını kuramazdım. Düzensizliğin içinde ki düzeni göremezdim. Ordan oraya savrularak yaşanmış bir hayatım olduğunu düşünürdüm. Yaşadıklarımın dengesizliğine ve düzensizliğine akıl erdiremezdim. Hatalar yığını olarak görürdüm yaşadıklarımı.
 
Sonrası; ilmek ilmek birbirine eklenmiş olduğunu görüyorum yaşadıklarımın. Düzensiz ve hatalı gibi görünenin içinde ki ilahi düzenin kusursuzluğunu görüyorum. Dengesiz gibi görünen yaşadıklarımın, dengemi kurabilmem için bir düzlemin iki uç noktaları arasındaki gidiş gelişlerim olduğunu görüyorum. Dengemi sağlamak için bilinçaltımın bana iki uç noktayı da gösterdiğinin, yaşattığının farkındayım.

Bütünlenebilmem için gerekli olan parçalarımı iki uç noktalar arasında, yaşanmışlıklarımdan topladım. İhtiyacım olan parçalarımı bulmaya ve kendimi tamamlamaya çalışırken ordan oraya savruldum. Şunu çok iyi biliyorum artık. Dışımda olanlar kolay değildi. Ama hepsi içimde olanın dışarı çıkabilmesi için yaşandı. Benim içimdekiler ancak bu şekilde çıkabildi dışarı. Önemli olan da çıkabilmesiydi. Önemli olan içimdekilerdi. Dışımda olanlar içimdekilere hizmet etti. İçimdekiler dışımdakileri yarattı. Hepsi yaşanmalıydı. Benim ihtiyacımdı. İhtiyacım doğrultusunda yaratıldı. Hepsini yaratan bendim -O ‘ nunla birlikte – .
 
Bunu O ‘ nun bana nasıl anlattığını size de aktarıp yazımı öyle bitirmek istiyorum. Çok güzel, çok tatlı ve çok doğal anlattı bana. Bu tadı sizinle paylaşmak istiyorum.
 
O dedi ki; sen sütlaç olmak için yarattığım bir pirinç tanesiydin. Bu bilgiyi içinde taşıyarak doğdun ama ne olman gerektiğini unuttun. Ama içinde ki unutmadı. Önce süt ve şekerle bir tencereye attı seni. Kaynadın durdun saatlerce. Anlam veremedin buna. Neden süt ve şeker, neden bu cehennem sıcağında kaynayan bir tenceredeyim. Neden bir pirinç tanesi gibi pirinçlerle dolu bir kavanozda değilim diye isyan ettin. Sonra bir kaseye kondun ve üzerinin kızarması için fırınlandın. Olması gereken buydu, sen unutmuş olsan da içinde ki biliyordu.

Sen; bir cehennemden alıp başka bir cehenneme koydun beni. Ben akıllı uslu bir pirinç tanesiyim ve bunları haketmiyorum. Benden ne istiyorsun anlamıyorum, beni sevmiyorsun ve hakettiğim pirinç dolu kavanoza bir türlü koymuyorsun beni diye bir kez daha isyan ettin. Ama olması gereken buydu, sen unutmuş olsan da içinde ki bunu biliyordu. Sonra buzdolabına konuldun. Cehennem sıcaklarından kurtulunca ve dinlenmeye bırakılınca içinde ki bilginin varlığını hissettin.

Her şeyi bileni ve sana sütlaç olma sürecini yaşatanın sana seslendiğini duymaya başladın. Sen bir pirinç tanesisin ama sütlaç olmuş bir pirinç tanesisin. Hem pirinçsin hem sütlaçsın. Anlam veremediğin yaşadıkların senin pişme ve olma sürecindi. Olman gereken yer kavanoz değil artık. Bir pirinçsin ama sütlaç olmuş bir pirinçsin. Yerin bir kavanoz değil, bir kase. Kavanozda olmayı isteme artık. İstesen de koyamam seni. Sütlacın içinde ki bir pirinç tanesisin.

Sütlaç olduğunun farkındalığıyla ama bir pirinç tanesi olduğunu da unutmadan yaşamalısın bundan sonra diyordu sana. Duyuyorsun ve biliyorsun artık. Ne olduğunu, ne olmak için yaratıldığını biliyorsun. Hangi tadı evrene sunman gerektiğini biliyorsun. Ne mutlu sana ki kendini ve yaşadıklarını neden yaşadığını biliyorsun.
 
Ne mutlu bana ki biliyorum. Bilmeyenlerin de bilip, kabullenmenin iyileştirici gücüyle şifalanmasını, huzura ermesini diliyorum.