Çocukluğumuzda, en çok korkutulduğumuz ve bizi yukarıdan izleyip, her hareketimiz için cezalandırılacağımızı söyledikleri şeyi hatırlıyor musunuz? O’nun tarafından başımıza kötü şeyler gelecek korkusuyla daha da baskılandığımız o günleri!

Yukarıda biri(!) vardır ve oraya ceza vermek için oturmuştur! Neredeyse sevdiğimiz ya da sevmediğimiz birinin başına olumsuz bir şey gelse, “işte, O cezalandırdı,” dediklerimiz… Sonra kızgın birilerinin ağzından fırlayan sözler, “Allah belanı versin, Allah’ın cezası, Allah seni kahretsin, Allah’ından bul ki daha beter ol,  vs…”

O, yaşadığımız tüm kötü şeylerden hem sorumlu tuttuğumuz hem de bizi görmediğini ve unuttuğunu düşünerek başımıza gelenler için direkt suçladığımızdır!

O dönemlerde, kötü bir çocuk olduğumuza ve bazı şeylerin bizim yüzümüzden olduğuna da inanmaya başlarız. Hatta lanetlendiğimizi bile düşünebiliriz ya da düşündürtebilirler. O’na olan inancımızın, nasılda hunharca katledildiğini bilmeden…

Hatta büyüyünce bile bu tür düşüncelerden kurtulamayız. Ne yaparsak yapalım O, zaten bize kötü şeyleri veriyor ve bedelini de ödetiyordur.

O’na karşı hissedilen sadece ve sadece korkudur. Korktuğunuz bir şeyi ise sevebilmeniz mümkün değildir.

Böylece aileniz, çevreniz ve Tanrı tarafından da dışlanmanın temeli atılmış olur. Artık hem yalnızsınızdır hem de güvenecek bir dal aramaya başlarsınız.

Çocukluğumu hatırlıyorum da hiçbir yere sığdırılamamıştım ya da sığamamıştım. Kendimi o yüzden hep güvensizlik içinde hissetmiştim.

Neden mi? Ben, erken yaşlarda üç evde büyüdüm ya da büyümeye çalıştım. Anne-baba, anne-üvey baba, üvey anne- baba…

Evin büyük çocuğu olmam, birçok olayları erken yaşamama neden oldu. Gözleri gören, kulakları duyan, yüreği birçok şeyi hisseden ve sorgulayan bir çocuktum ama bu, kimsenin hoşuna gitmiyordu. O yüzden, bir top gibiydim oradan oraya savrulan ve atılan. 

İşte o günlerde bu düşünceler zihnimi hep meşgul ederdi…

Eğer bir Tanrı varsa o neredeydi? Ben bu üç evde yaşarken ve sonraki yıllarda beni görmüyor muydu? Beni cezalandırması için ne yapmıştım?
Ayrıca bu evlerde yaşanan güvensizlik, ilerleyen yıllarda benim kendi yerimi arama nedenimdi. Ben nereye aittim? Bu yüzden yolculuklarımda kalacak yer, benim için hep önemli olmuş ve beni test etmiştir.

İkinci yolculuğumun üzerinden bir ay geçmişti. Geçmişim hortlamış, bilgiler kendiliğinden gelmeye başlamıştı. Yüzleşmem gereken bir korkum daha ortaya çıkmıştı.

Yıllar sonra ise inancımı tazelemeye ve O’nu tekrar görmeye ihtiyacım vardı.

Yaşadığım şehirden diğer şehirlere ulaşımda iki yol olduğunu biliyordum ama bilmediğim bir yol daha varmış. Bunu haritadan rastgele bir yer seçip, oraya gitmeye karar verdiğimde öğrendim.

Evet, harita Kastamonu’yu gösteriyordu. Bu belki de bilmediğim yollardan farklı bir yola gireceğimin habercisidir.

Bilmediklerimin içinde bilmediğim bir yol!

1.GÜN
Bilet almak için iki firma arasında gidip geldim. Nedenine gelince aldığım notlar ve yolu izlemeyi sevmem arka koltukları tercih etmeme sebebimdi. İlk firma adı Huzur’du ve koltuk numarası otuz üç idi. Diğer firmaya, Güven’e gittim, orada koltuk numarası on beş idi. Bileti buradan aldım ama terminale geldiğimde nedense tekrar önlerde yer olup olmadığını sordum. Bir numaralı koltuğun boş olduğunu söylediler, hemen bileti değiştirdim. Firma adı Güven, yolculuğumun önemini mi hatırlatıyordu?

Yanıma orta yaşlarda bir bayan oturdu. Otobüste konuşmayı fazla sevmememe rağmen bir süre sonra birden konuşmaya başladık. Kastamonu’nun yerlilerinden biri, ailesini ziyarete gidiyormuş. Sohbet ilerlemeye başladı, hatta bir ara “Ben yolculuklarda kimseyle konuşmam ve neredeyse sana hayat hikayemi anlatıyorum,” diye de şaşkınlığını dile getirdi.

Konuşmamızda ona bilet olayını anlattım. O da bana anlattı. Bir firmaya gidiyor, arka koltuklarda yer var, başka bir firmaya gidiyor ve orada iki numaralı koltuğun boş olduğunu öğreniyor. Biz aynı otobüste ve yan yana koltuklardayız!

“Ne büyük bir tesadüf,” diye gülüştük ama nedenini bilmesem de bir tarafım bunun tesadüf olmadığını söylüyor. İki kişinin yolları bir yolculukta kesişiyor ve ikimizde bilmediğimiz(!) bir planın parçaları olduğumuzdan bihaberiz. Üstelik sohbet gerçekten çok samimi ve içten… Aslında pek de olağan değil, ne onun açısından ne de benim açımdan… Yine de aramızda anlayamadığımız bir sıcaklık var.

İlerleyen zamanda kalabileceğim bir yer bilip bilmediğini sordum. Hiç düşünmeden, “Bizde kalabilirsin,” dedi. Ben de hiç düşünmeden, “Tamam” dedim. Yolculuklarımda bu beklenilmeyen bir şeydi. Bir şey beni oraya çekiyordu. Her iki taraf açısından da cesaret gerektiren bir durumdu. Birbirini hiç tanımayan iki kişi,  biri evinin kapısını yolda tanımadığı birine açıyor, diğeri de o kapıdan içeri giriyor! Nasıl bir güç ona, beni evine davet etme cesareti verirken bana da evet deme cesareti vermişti? O sırada “bana ne” ya da “hayır” kelimeleri nereye kaybolmuştu, ikimizde bilmiyorduk. Hatta buna ikimiz de şaşırıp güldük. Sezgilerimiz mi devredeydi?

Mola yeri AKBAK. Acaba zihnimin ve yüreğimin açılma, bir şeyleri net görme zamanı mıydı?

Evliyalar şehrine indiğimde asıl şaşkınlığım, o evin kapısının açıldığı an başladı. Beni mi bekliyorlardı? Hayır. Ama bekleniyormuş gibiydim. Bu karşılaşma da sanki onların canından bir parçaydım. Yıllardır ayrıymışız ve o an, buluşma anlarındaki coşku yaşanır gibiydi… Kızlarının yolda tanıştığını söylemesine rağmen hiçbir şüphe ve tepki göstermeksizin, bunlar önemsiz detaylarmışçasına, “iyi ki geldin” demeleri, o içten ve samimi davranışları, kararımın isabetli olduğunu gösteriyordu.

Böylesine can-ı gönülden bir karşılama ve misafirperverlik, nasıl bir yürek büyüklüğüdür? Hayatımda hiçbir yerde bu şekilde kucaklanmadım, karşılanmadım. Hayranlıkla izliyordum bu aileyi. Orada yürekten akan bir şey vardı ve bu içime işliyordu. “Nasıl bir kapıydı bu? Sorgusuz sualsiz, beklentisiz, sevgi ve güvenle açılan…  Hele ki insanlar, en yakınlarına dahi güvenemezken… Komşu komşuya selam vermezken… Anne- babalar çocuklarını sokağa atarken… “

Bu plan, benim değildi. Ben güven deneyimleri yaşamaya çalışırken, böyle bir fırsatın verilmesi de tesadüf olamazdı. Acaba sevgi ve güven, başka yollardan da gelebiliyor muydu?
Gece bir rüya gördüm. “Aziz’i tanıyor musun?”diye sordular. Mavi ile yeşilin olduğu bir şeylerin içindeyim.

2.GÜN
Sabah çok dinç uyandım. Dışarı çıktım. Kastamonu’yu gezerken iki yer beni çok etkiledi. İlki, Aşıklı Sultan Türbesi.

Miladı 1116 yılında Selçuklular, Bizanslılarla savaşırken Türk Kuvvet Komutanı Aşıklı Sultan, zehirli okla vurulup şehit olmuş.

Adamın biri, bir dileğinin olması için Aşıklı Sultana adakta bulunur ama dileği gerçekleşmez. Sonunda türbeye gider, “Seni bana Sultan dediler. Her hacete erişir, her muradı görmüşsün. Sana adak adadım, hiç yararını görmedim. Seni yakayım da Sultanlığını da gör,” deyip türbeyi ateşe verir, türbe alevler içindedir.

Aşıklı Sultan, o zamanın valisinin rüyasına girer. “Yanıyorum beni kurtar,” der. Vali korkuyla uyanır, rüya diyerek yeniden yatar. İki ve üçüncü kez aynı rüyayı görünce soruşturur. Orada gerçekten yangın olduğunu öğrenir ve görevlilere emir verip yangının söndürülmesini sağlar. Fakat ayak kısmından tabutunun yarısının yandığı tespit edilir. Yangın çıkaran adamında o sırada öldüğü söylenir.

Bu yazıyı görmeden önce türbenin içinde duamı okurken, ayağımda çok yoğun bir sıcaklık hissettim. Sonra bu yazı dikkatimi çekti. O an anladım ki onun yanan ayağının ateşi, benim ayağımdaydı.

Yaşam yolunda, içimizdeki ve dışımızdaki iyi-kötü diye ayırdığımız şeylerin savaşını verirken de zehirli oklarla karşılaşmaz mıyız? Onlar tıpkı zehirli düşünceler gibidir ve gerçekten öldürür insanı!

Bir dileğin olabilmesi için kalbimizi, zihnimizi temiz tutmak ve sabırla beklemek, bunu yürekten istemek gerekmiyor mu?

Gerçekleşmediğinde ise birini suçlayıp ona zarar vermek,  yangınlar(!) çıkarmak nasıl bir düşüncenin ürünüdür? Öfke ve korku dolu olabilir mi? Öfke ve korku dolu bir insan zaten ruhen ölmüş birini yaratmaz mı? Peki, yaşamda da gerçekleşmeyen şeyler yüzünden birilerini suçlamaz mıyız? Hatta bazen o kadar ileri gideriz ki suçladığımız şey karşımıza Tanrı olarak çıkmaz mı?

Ya ölenler(!), yani içimizdeki diğer ses, bizlerle başka yollardan, rüyalarla konuşuyor olamaz mı?

Yanıyorum kurtar beni! Bazen rüyalarımızdan böyle uyanmaz mıyız? Bu sesleri, zihni ve yüreği açık olanlar duyamaz mı? Sezgilerine güvenen biri ancak gerçek ile gerçek olmayanı ayırt etmeye çalışmaz mı?

Duyduğunun, gördüğünün doğruluğunu araştırıp, bunu içinde bir-iki-üç kez test etmez mi? Gerçeği fark edip, başkalarının çıkardığı yangınları söndüremez mi? Ateşlerin içinden geçip kendini dönüştüremez mi?
 
Bu türbe bana, “Ayağında, adımlarında hissettiğin şey, öfke ve korku dolu insanların yarattığı yangınlar… O yangınların farkında ol! Kendi içinde gerçek olan ile olmayanı ayırt etmenin zamanı geldi,” diye büyük bir uyarı veriyor olabilir miydi?

İkinci yer ise Işıklı Türbe; Çekilen fotoğrafların arkasında ışık huzmesi var. 1981 yılında türbenin yakınındaki gecekondulara yol açmak için buldozer getirirler, “Türbeyi yıkıp daha iyisini yaparız” diye. Buldozerin türbeye yaklaşmasında motor durur, aracı çalıştıramazlar. Kazmalarla devam etmek isterler ama kazmalar toprağa saplanıp kalır, zorlayınca kırılır. Türbenin civarında geceleri garip ışıklar görülür, korkarlar ve işi bırakırlar.

Müfessir Alaattin (665-747), söylentiye göre vefatından sonra derslerini tamamlayamayan bir talebesini her akşam hava karardıktan sonra kabrinin başında okutmuş ve dersini tamamlatmıştır.

Türbenin içindeyken yalnızdım. Gözlerimi kapayıp dua ederken sanki o beş yatırdan bedenime doğru gelen bir şey vardı. Oradan içime akan, tüm bedenime yayılan bir şeydi bu ve ağırlaştım. Başka bir boyuttaydım. O sırada türbeye gelen insan sesleriyle bulunduğum an’a döndüm ve düşmek üzereydim. Ama içimde tarifsiz bir huzur vardı.
 
Bu türbe, aydınlığın ve karanlığın savaşı gibiydi. Eğer bir yerde ışık varsa ve siz oraya yol açmak adına, zorlayıcı ve yıkıcı bir güç(!) getirirseniz, bu tür güçle oraya yeni bir yol açabilmeniz mümkün müydü? Siz ışığın olduğu bir yeri yıkıp, oraya yeni bir şey kurabilir misiniz?  Işık buna izin verir mi? Aydınlığın olduğu yerde karanlık barınıp, yol alabilir mi?  Hayır, durmak zorundadır, gücü yetmez, daha ileri gidemez. Bu ancak onu zorlar ve kendini yok eder, ışığı değil! Karanlık, aydınlıkta barınamaz ve korkup, kaçmak yani gitmek zorundadır.

Ya bu türbe bana, “Zorlayıcı ve yıkıcı (karanlık) düşünceler, ister senin tarafından ister başkaları tarafından zihnine yerleştirilsin. Var olan ışığı kullanırsan, onlar gitmek zorunda!” diyor olabilir miydi?
 
3.GÜN
Yola çıkmaya hazırlanırken, o soru tekrar beynimde gezindi. Nereye aittim?

Bir yere ait miydim? Değildim ama bir yerim vardı. Ben, korkutulan Tanrı’nın kolları arasındaydım. O, aracılarla bana kendini gösteriyordu. Belki de bizim tesadüf dediklerimiz O’nun yoluydu ve insan kendine güvendiği kadar Tanrı’ya güvenebiliyordu!

Hem içimdeki hem de dışımdaki kapılar kendiliğinden açılırken, gözüme inen o perde de yavaş yavaş aralanıyordu. O, her yolculukta sessizce, “Ben Buradayım,” diyordu ve ne zaman kendimi onun kollarına bıraksam, o bana ceza değil mucizeler yaratıyordu.

Mola yeri AKBAK… Tıpkı mola yeri gibi, “Ak bakmak gerekiyor bazı şeylere…” diye düşünürken, “Bir kapı kapanırsa başka bir kapı açılır,” cümlesi geçiyor zihnimden.

Bazen yüzümüze çarpan kapıların kapanmasından dolayı mutsuz olabiliriz ve bu bizi umutsuzluğa sürükleyebilir.

Oysa açılan her yeni kapı, ihtiyacımız olanı başka yollarla sunabilir bize ve bunun da farkında olmamız gerekiyordur! Neyin hayrımıza olduğunu zaman bize söyleyecektir.

Tanımadığım bir aileden, gittiğim türbelerden aldığım enerjiler ve ikisinin içimde birleşmesi… Ne kadar büyük bir güç! Öyle ki o içimde hissettiğim küçük küçük enerjiler, beni O büyük enerjinin içine çekiyordu. İlk kez O’nu bu kadar yoğun hissediyordum.

Her iki türbede yaşadıklarım, çocukken sahip olduğum ve yabancı olmadığım bir şeyi “karanlığa girmeden önceki beni,” tekrar harekete geçirmişti. O’na yakın olduğum ve beni duyduğunu bildiğim zamanları…

Fark ettim ki hayatımda, Aşıklı Sultan türbesini yakan ve Işıklı Türbeyi yıkmaya çalışan güçler ortaya çıktığı an, O’ndan kopuyordum. Beni korkutan bu kopuştu, ışığım kayboluyordu ve O’nun beni terk ettiğini sanıyordum. Bu yüzden de ortaya çıkan her savaştan dolayı cezalandırıldığımı düşünüyordum.

Eğer çocuksanız ve bir savaşın içindeyseniz en kolay hedefsinizdir. Halbuki bunun Tanrıyla ilgisi yoktu. İster evde ister ülkelerde olsun, savaşı çıkaran Tanrı değildi. Ceza veren bir Tanrı yoktu.

Çocukken ve sonraki dönemlerde söylenenler, yapılanlar, söyleyenlere ve yapanlara aitti. Başkalarının yaptıklarından ve düşüncelerinden sorumlu olamazdım ve o yolu da izlemek zorunda değildim. Kendinden korkmamı isteyen ve kendinden korkan insanların, Tanrı’nın adını kullandığını fark ettim. Kendinden korkan insanlar ise sevgiden uzak yaşayan, öfke ve nefret dolu insanlardı. Sevginin olmadığı bir yerde ise Tanrı’yı bulmanız mümkün değildir.

Hayatta, sevgi dolu insanlar da vardı, korku dolu insanlar da…

Korku dolu insanlara rağmen kendi gerçeğimi bulmak, kendi hayatıma sahip çıkmak ve gideceğim yolu belirlemek…

İşte,  O’nun görmemi, anlamamı istediği şey buydu. Biliyordum ki bu tür insanlar zaman zaman ortaya çıkacaktı ama yine de kendi yolumda ilerlemem gerekiyordu. Bundan sonra kimsenin beni zehirlemesine izin vermeyecektim.

Tanrı’dan korkuyor muydum? Bu soruyu sorarken, o ana kadar yaşayıp da farkında olmadığım şeyleri düşündüm. Bir anda her şeye yukarıdan bakmaya başladım.

1984 yılının ortalarıydı. Artık o evlerde duramayacak haldeydim ve o evlerden ayrıldım. Şu an yaşadığım şehre geldiğimde, elimde bir valizim, bir de küçük yüreğimin haricinde ne evim ne işim ne param ne de yanımda destek olabilecek birileri vardı. Hayata sıfırdan başlamıştım.
Aslında benim O’ndan başka kimsem yoktu. Başladığım, geldiğim ve gitmeye çalıştığım yolda, bana verdiği her şeyi ve tek bir şeyi hatırladım.

Güç!

Bu güç, kendi hayatımı yaratma cesareti vermişti.

Soruya cevabım ise hayır idi. Her an yanımda olan ve beni asla terk etmeyen bir şeyden nasıl korkabilirdim?

İşte bu anda anladım ki yaşanan zorluklar O’nu bile görmemi engelliyordu ve üstelik olayların olumsuz taraflarını görmeyi de alışkanlık haline getirmiştim. Çoğu şeyi otomatik yaşıyordum. O ise tüm bunları görebilmem için hazır olmamı bekliyormuş.
 
Bu yolculuk beni bambaşka yerlere taşırken yine de bitmek zorundaydı ama tek bir farkla, artık geçmişten ayrılıyordu. Bu kendi tecrübemdi. İşte, sahip olduğum tek şey buydu.

Hayat yolunda bir öğrenciydim, derslerini tamamlayamayan…

Unuttuklarını hatırlamaya, bilmediklerini öğrenmeye çalışan… Karanlık çıktığında ise içimde var olan ışıkla konuşma zamanıydı. Ve bu yolculuklar, dersimi tamamlayana kadar devam edecekti.

Evliyalar şehri Kastamonu, “Tanrı’nın Yolunu” göstermişti. Anladım ki O’nun planı ile benim planlarım farklıydı. İçimde kıpırdanan ve ne kadar yol alırsam alayım, etrafımda bana güç olan bir duygunun bayrağı hep yanımda dalgalanacak ve “GÜVEN, GÜVEN, GÜVEN” diyecekti.

Kendi yerimi ve yolumu bulmama neden oldukları için beni dışlayanlara, kapı açanlara, açılan, açılacak olan tüm kapılara ve asla beni yalnız bırakmayan Tanrı’ya teşekkür ediyordum.