RABARBA: Sinema ya da TV’de kalabalık ortamlardaki ses efekti.

Gerçekleştirilmesi için bir kaç insan “rabarba” kelimesini farklı zamanlarda söyler, böylece “birçok insan konuşuyormuş ama ne deniyormuş” anlaşılmaz şeklinde gerçekleştirilen durum. 

Varlığından düne kadar haberim olmayan rabarbalarımla sonunda tanıştım, şükür kavuşturana! 

Geçenlerde, Kuraldışı’nın NLP workshop’ında, ağırlıklı olarak işitsel içsel konuşmayı (tanım için Kuraldışı yayınlarından çıkan NLP kitabına bakabilirsiniz) kullandığımı belirledik.  

Bu durum bana gayet makul bir şeymiş gibi göründü. Tabi ki içsel konuşma yapacaktım; değerlendirecektim, analiz edecektim, kıyaslayacaktım, saygı duyacaktım, mantık yürütecektim, düşünecektim, karar alacaktım ve bir sürü şey… Başka nasıl olabilirdi ki?

Sonra ilerleyen noktalarda denildi ki bu içsel konuşma aslında pek de iyi bir şey değil. Çünkü yapılan tüm mantıksal yürütmeler, beklentiler, kıyaslar, inançlar ve tüm çıkarımlar, aslında sadece senin kafanda olup bitiyor. Yani sen hayalde yaşıyorsun, gerçekte ise yaşamıyor sadece duruyorsun.

Deneyimlemek yerine, kafanda ölçüp biçip, “ee yaşamış kadar oldum” dediğin bir durumdasın. Bir nevi hayat hakkında “ahkam” kesiyorsun yani, yaşama alabildiğine iğreti kalarak.  

Peki rabarbalar nerede devreye giriyor?  

Hani, ben ahkam kestiğimi sanıyordum ya, işte işin aslı öyle değilmiş aslında. Olacaklar, olmuşlar ya da olasılıklarla ilgili kafamda gezinen tüm düşüncelerin asıl sahibiyle tanıştım dün: Sol omzuna çöreklenmiş bir rabarba korosu. Sanki tepemde kaçak bir radyo istasyonu kurmuşlar. Ve yayında bana diyorlar ki; 

“ne dersem beni daha çok beğenir?” 
“ne yapsam da beni sıkıcı bulmasa” 
“hakkımda ne düşünüyor acaba?” 
“iyi para kazanıyormuş, benden daha değerli”
“aman aklından geçeni söyleme, sonra ne derler”
“sakın ama sakın kendin olma”

“rabarbarabarbarabarbarabarbarabarabaaaaaaaa”

Belli ki, rabarbalar gerçek “beni” insanlara açmanın, onlarda hayal kırıklığı yaratacağına öyle inanmışlar ki “itinayla imaj koruma ve denetleme” misyonu yaratmışlar kendilerine.  

Bunu fark etmemle birlikte, kendimi dışarıdan bir gözle, tepeden bir yerden izlemeye başladım.

Gördüğüm şey, rabarbaların uğultusuyla idraki bulanıklaşmış, tepkileri otomatiğe binmiş, enerjisini rabarbalardan gelen emirlere harcayan bir kadındı.

Bu düzen ne zaman hangi ara kurulmuştu da bu rabarbalar komitesi iktidara gelmişti? Üstelik nasıl sinsi bir şekilde beni inceden inceye böylesine iyi yönetebiliyorlardı? Daha da önemlisi hangi noktada bu işbirliğine evet demiştim?

Anı yaşayamadığım, keyif almadığım, boğuluyor hissettiğim zamanlar, gözümün önünde bir film şeridi gibi akıyordu, alt yazıda rabarbaların konuşmalarıyla birlikte.

Bu karmaşa içindeyken, bir anda beklenmedik bir huzur kök saldı içimde:

Artık cevabı biliyordum!

Neden an’ı yaşayamadığımı, andan keyif alamadığımı, yaratıcı olamadığımı biliyordum. Bu cüce boyutlu şişkin egolu militanların tepesine binmiştim sonunda! Midemi ağrıtan, boğazımı düğümleyen, kelimeleri ağzıma tıkayan “ahali” buydu.

Farkettiklerim karşısında şaşkındım. Bu aynı zamanda özgürlüğümün de ta kendisiydi.

Rabarbalar hala oradaydı, sol omzumda çöreklenmiş oturuyorlardı ama artık “ben“, “onlar” değildim. Beni etkileyemeyeceklerini onlar da biliyor olmamalılardı ki sesleri daha bir kısık, daha bir zayıftı. Bu, olsa olsa Yüksek Ben’imin devrimi olmalıydı.  

Rabarbaların etkisinden çıkmamla birlikte büyük bir yükten kurtulmanın hafifliği sardı beni.

Hazzın doruklarındayken, bu mutluluğu paylaşmamak mümkün değildi. Yaşadıklarımı heyecandan titreyerek anlattım workshoptaki arkadaşlarıma.

Ağzımı açar açmaz, çok güzel ve duygulu bir ses duydum. Bu benim sesimdi! İlk kez, rabarba yerine kendi sesimi duydum. Vurucuydu, duyguluydu, akıyordu, özgündü, tekti ve “ben”di, ve çok güzeldi. 

İnsanın ne kendisinin ne de başkalarının bilmediği o gizli alanda saklı kalmış olan yüklerinden kurtulması gibi yok!

Anladım ki, yaşamın güvenli kollarındayız. Eğitiliyoruz, öğreniyoruz. Biz hazır oldukça yaşam da bize bilinç boyutlarımızı bir bir açmamız için olanak yaratıyor. 

Ben bunu kabul ediyorum. Her seferinde kendi sesimle “şükrediyorum”.

Her kelimenizde o “ilk nefesle” buluştuğunuzun farkında olmanız dileğiyle…