saate-bakma-ani-dokersinBir kaç sene öncesine kadar saate bakardım; saat kullanırdım ben de düzenli olarak.

Saate baktıkça, kovaladığım ve genellikle de yakalayamadığım hayallere gebe oldu akreple yelkovan. Bunu fark ettikçe, tepkilerimi de gözlemlemeye başladım. Mesela bir şeye yoğunlaşıp, onunla uğraşırken saatime hiç bakmadığımı fark ettim; keza bitmesini hiç istemediğim bir zaman dilimine adım atarken de saatimi bir kenara atıveriyordum.

Sonra insanları gözlemlemeye başladım; önce yakın çevremi, arkadaşlarımı gözlemledim paylaştığımız sohbet ve etkinlikler esnasında. Saate ne zaman, ne sıklıkla baktıklarını, saat taşıyıp taşımadıklarını, saati aksesuar olarak mı yoksa “saat” olarak mı kollarına taktıklarını, büyüklüklerini, yerlerini…

En zevkli kısımlarından biri de saatlerine bakmadan önceki ve sonraki yüz ifadelerini gözlemlemek. Bazen tedirgin, bazen gülümseyen, bazen panik, bazen mutluluk dolu suratlar belirdi karşımda…

Sonuç, zamana bağlanmış yüz ifadeleriydi aslında!

Bense “zamana endeksli maske değişimleri” gördüm o yüzlerde.

Zamanı takip ettiğimiz her an, andan ayrılışımızdır…

Hani şu kahve taşırken annelerin söylediği “Kızım kahveye bakma, dökersin” durumu vardır ya işte aynı böyledir, saate baktığın an dökersin. Neyi mi? Tabii ki anı! Geleceğe bakayım derken geçmişin olarak yerdedir kendileri. Geleceği inşa ettiğin anlarda orada değilsen o ne senin geleceğin ne de senin hayatındır aslında.

Bunları fark ettiğimde bile hemen çıkarıp atamadım saati kolumdan; hâlâ “zamanı kontrol etme” alışkanlığım mevcuttu sonuçta. “Aman ne olur ne olmaz, bu program önemli, kaçırırsam mahvolurum” telaşıyla taktım yine. Bir süre sonra, tıp eğitiminde çok kez önümüze çıkan “kullanılmayan organlar zaman içinde küçülür ve yok olur” gerçeğiyle burun buruna geldim. Her ne kadar saat bir organ olmasa da  bedenimin alışkanlığı haline dönüşmüş hatta parçası olmuş bir nesneydi. Bunun sonucunda da beni rahatsız etmeye, koluma ağır gelmeye hatta birçok saat ve materyal değiştirmeme rağmen çoğunlukla kolumu kaşındırmaya başladı. Bu demin anlattığım “an” kavramını içselleştirme sürecinin fiziksel belirtileriydi aslında. Yine de pes etmedim; koluma takmadan yanımda taşıyarak devam ettim ve fark ettim ki yanımda taşıdığım saati bile kullanmaz olmuşum.

Tabii tahmin edersiniz ki saat kullanmadığım bu süreçte, olmam gerekip de yetişemediğim hiçbir yer yok; hatta daha da ilginci, geciktiğim durumlarda da bir baktım ki etkinlik farklı sebeplerden dolayı zaten geç başlıyor. Bazen de yaptığım programla alakası olmayan bir şekle dönüşüyor günüm. Mesela bir randevum iptal oluyor ve tam o boşa çıkmış zamana denk gelen acil bir başka bir durum gelişiyor ve sonuçta ben kesinlikle olmam gereken yerde oluyorum ya da “Ben burada olmalıyım” dediğim her yerde diğer işlerimi de bir şekilde halledebildiğimi görüyorum.

Anda kalmak ve anda yaşamayı fark etmekle başlıyor her şey galiba… Andan keyif aldıkça keyif alacak anları çoğaltmaya başlıyor, bu anlar çoğaldıkça daha da keyif alıyor ve böylece muhteşem bir döngünün içine giriveriyor insan usulca. Bu da tıpkı bir iç mimar gibi biyolojinizi dönüştürüyor; zamanı biyolojik olarak algılamaya başlıyorsunuz. Yani siz anda yaşar ve yaratırken, zaman denilen kavram da size ayak uyduruyor aslında. Biyolojik algılama kısmına gelince, aslında siz zamanı takip etmiyorsunuz da zaman sizde vuku buluyor gibi bir durum oluyor. Mesela gün içinde bir randevu konuşuldu saatiyle beraber ve bu konuşma sırasında siz zihin ve yüreğinizle oradaydınız, dinliyor gibi yapmadınız ya da içinizden “Amaaan, sıcacık evimde oturmak varken vs.” demediniz -içinizden diyorum çünkü yüzünüzdeki maske muhtemelen gülümseyerek “Aaa ne güzel olur, tabii görüşelim” gibi bir şey diyordur. İşte bu durumda, yani sizin “ben” olarak anda olduğunuz her durumdaki kayıtlar biyolojik saatte tıkır tıkır çalışıyor. Hatta öyle bir teknolojiyle çalışıyor ki önceden uyarı sistemi bile var. Böylece uykunun bile saatle bir işi kalmıyor artık.

Zamana güvenmeye başladığınızda zamanın size hazırlık yaptığına şahit oluyorsunuz çoğunlukla ve bu her anıyla keyifli bir yolculuk.

Duyun ve dinleyin…

Siz anda hazır olun, bırakın zaman sunsun size hazırladıklarını…

Zamana güvenin; bilin ki zaman hep iyiye gider…

Ha bir de mutlu kalın!

 Devrim Baykal