televizyon açık…

kapasam uyanır mı acaba bizimkiler?

vazgeçiyor…

tan saatinin ufku kızıla bulayan tadı çarpmış her tarafına; terastan bakmak istiyor canı hayata..

şehir uyumakta… deniz otobüsleri, yolcu motorları, vapurlar bile… görünürde hareket halinde olan, bir tek büyük petrol tankerleri…

“sevgili denizcim, ben de dalgalıyım bugün! kaç hayat, kaç duygu gezinmiştir sularında allah bilir?”

usul usul köpükleniyor deniz….

“kaç fırtınanın denizi oldun sen? ve de kaç sakinliğin?”

heyecanlanıp kabarıyor yüreciği…

yüreğine yürecik der, bebek muamelesi yapar ona… hem sadece kendisininkine mi, herkesinkine öyle der o;

“yürecik üzüldü, yürecik üşüdü, yürecik üzgün…”

kahve alıyor kendine mutfaktan, parmaklarının ucunda…

döndüğünde terasa yeniden, sabah mahmurluğuyla bir otobüs geçiyor aşağı caddeden; belediyeninkilerden; oyuncak gibi geliyor gözüne.

canı taksim çekmiş şimdi de; stadın oradan mı gitse, tophane’den mi yoksa?

evden sessizce, anne babasına bir not bırakarak çıkıyor:

merak etmeyin, biraz gezineceğim; taksim, istiklal filan…

“iyisi mi, tophane’den çukurcuma yapayım,” diyor… “aralardan da sıraselviler, taksim.”

hiç araba geçmiyor… ve kar, az şehirde, geldiği diyarlara hiç benzemiyor; ancak postal tabanı kapatacak kadar… kırt… kırt… kırt…

ses iştahını öyle kabartıyor ki, kartopu yapmalı, diyor…

“yapıp yapıp, bir de sağa sola attı mıydı, tamamdır…”

bir tanesi, ağaçlardan birindeki bir kuşa isabet ediyor,

“ahh canım ya, valla billa affedersin!”

üzüntülü… bu arada tophane’ye, hatta yokuşuna erişmiş; yüzünü denize dönerek geri geri yürümenin vakti… güneş görünüyor ufaktan…

“gün güzel geçecek gibi?”

başlıyor şarkı söylemeye,

değmen benim gamlı yaslı gönlüme!

yürümenin de istanbul’un da böylesi iyi geliyor ruhuna…

aslında çok da olmamış şehirden ayrılalı, bir yıl bile değil ama her şey ne de çabuk değişmiş böyle?! kafeler, küçücük lokantalar, antikacılar, eskiciler…

içindekiler eski de olsa; masa, sandalye, tabure, aksesuar, bardak, bardak altı, ayna, tablo, niş, gramofon, konsol… neredeyse bütün dükkanlar yeni,

bu ne hız!?”

eskiliğin bilge, soylu kokusu vuruyor her bir yerine… yılların anıların, duyguların kokusu…

ruhunda tuhaf bir huzur?

arka sokaklarda gün görmez güneş almaz bir dükkan, önünden geçtiği…

burnunu camına dayıyor; birbirini iteleyerek içeriye doluşmaya çalışan cılız güneş ışıkları ancak aydınlatabilmiş loş dükkanı, iki basamakla iniliyor… toz içindeki eşyalardan adım atacak yer kalmamış,

hepsi ne de güzel…”

almak istiyor bazılarını… ama dükkan kapalı!

sonra uğrar o da…

saat? ooo, kaç olmuş!

“hızlanmalı; taksim kimsecikler yokken güzel!…”

meydanın tam ortasında artık…

yerlerde yemlenen güvercinler… sayısızlar… sevsin sevebilsin onları diye, usulca eğiliyor; kuşların ardı göz alabildiğine istiklal…

güleç sükût ve de her şey, ciğerin en derinine çekiliyor; o da taksim de sütliman…

sabah serinliği ve sessizlik, bir taksi tarafından bozulacak ama; hızla geçiyor!

kuşlar, huzur pırrr…

yüzlerce kuş artık sütliman olduğunda, ve de taksim, pejmürde kılıklı bir kağıt-şişe toplayıcısı beliriyor kazancı yokuşunun başından… kocaman torbalı arabasını çekiştirmesinden belli, çöp kamyonlarından önce davranabilmenin telaşına düşmüş; bankanın çöpünden rızk topluyor…

“kolay gelsin kardeş!”

“sağol abla!”

başka hiç kimsecikler yok…

yok hayır yanılmış; banklarda uyuyanlarla, tinerci çocuklar var bir de… yaktıkları ateşin başında ısınmağa çalışıyorlar… gözü ateşe dalıyor…

bordo rengi eskitilmiş deri kapaklı sevgili günlüğü her daim yanındadır; yazmalı, diyor:

“her dilenişte… körpe ciğerlerine her tiner çekişte…  kendilerini her pazara sürüşte… bu çocukların gözüne çocuklukları kaçıyor olmalı…”

onları yerinden yurdundan edip buralara getiren nedenleri anlamaya çalışıyor bir yandan?!

“sığınmak için seçtikleri limana bak!”

her şeyi, her tarafı görmek isteğiyle dönmeye başlamış, farkında değil… bir divane dönüş ki; saçlar savrula savrula, giysiler uçuşa uçuşa…

bir patinaj sesi geliyor bir yerlerden; ortalık yırtılıyor sanki?

kamyonun biri viraj alırken zorlanmış,

“sevgili kamyon,”diyor… “ hayat yollarının virajları da bizi böyle zorluyor işte!

orada… burada… ötede… bütün duraklarda inen binen insanlar?

ne zaman oldu bu? diyor şaşkınlıkla…

kimsenin diğerini iplemediği bir itiş kakış, bir kalabalık ki aniden?

anlıyor, şehrin hayhuyu, keşmekeşi başlamış…

“allah gayret kuvvet versin herkese…”

onların ve reklam panolarının arasından geçmek zorunda, istiklale’e girebilmek için…

sağa sola bakınarak yürüyor…

aaa! bizim simitçi!”

“hayırlı işler usta!”

simitçi, her zaman ki bankasının dibinde… “adam yıllardır burada valla,” diye geçiriyor içinden…

“sağol abla, ne zamandır görünmüyosun?”

“şehir dışındaydım; nasılsın bakalım?”

“nasıl olalım be abla!”

“bir simitle bir poğaça lütfen…”

“işler eskisi gibi değil!..”

“niye ki?”

neler değişmiş diye gözü etrafta bir yandan…

“şu simit sarayları bayaa kırdı bizim işleri…”

yüzüne bakıyor simitçinin; saçları hafif kırlaşmış, yüzü de, eskisi gibi değil daha çökük…

“yok… yok… sizden alıp yemenin tadı bir başka; merak etme, saraylardan da bıkarlar bir gün… hadi sana hayırlı işler usta!”

“sağol abla…”

yerken anlıyor simit tadını özlediğini; keyifle yiyor…

sağ sokağın başındaki asırlık binanın yağmur borusunda, şöyle ikinci kata doğru bir çiçek var, açmış…

allah’ım ya! bak şu işe..” 

kendisini iyi hissediyor bugün!… caddenin cazibesine de zaten girer girmez kapılmış; döküyor özlemini beyoğlu’nun yollarına, istiklal’e aheste beste dalıyor…

tarihi, kocaman binaların gölgesi hep üzerinde…

dayıyor sırtını içinin aynalarına… hüzünlü ya da hınzır, bilge ya da yeniyetme, yakın ya da uzak; bakıyor, görüyor, seyrediyor; daracık izbe sokaklardan gün görmüş soylu eski ama sapasağlam binalara… mezbelelik binalardan ara ara görünen tarlabaşı’na…

bakılıyor da aynı zamanda…

insanların güne başlamasını izlemek güzel; yüzünde bir gülümseme…

hareketlilik usulca artmakta; çöpler… kapı diplerine ilişmiş uyuyanlar… esnaflar kepenk açıyor… kimisi de, çoktan açmış, dükkan önü temizliyor…

kafe ve kahvelerin bazısı belli ki hiç kapanmamış; geçerken mis gibi çay kokuları geliyor burnuna…

bir güneşli oluyor kışın günü, bir rüzgarlı bulutlu…

balık pazarına ha gelmiş ha gelecek; gözüne, film afişleri neyse ne de, vitrinler, tabelalar çarpıyor,

insanlarla aramı bozmak istiyorsunuz, ama ıııhh!

poğaça yiyip çay içmek için, balık pazarından geçilerek gidilen bir avluya yollanıyor…

burada da dükkanların çoğu daha açılmamış; ıssızlık belli ki sadece ona değil herkese iyi geliyor, hiçbir yüz gergin değil… ve henüz deniz kokuyor balıklar,

sürpriz bir arka bahçe girdiği, bir eski avlu… gene o eskiliğin bilgeliği!..

kokusu değmiş; çayını onunla yudumluyor…

eski bir japon inanışını hatırlıyor ve günlüğünü alıp eline aklında kalanları yazıyor:

“yeniyi iyi bulmuyor, hayırlı saymıyor, hatta o kadar ki; yeni, parlayan ne varsa, aynaların bile, üstünü örtüyormuş eskiden japonlar…

kullandıkça, birbirine emek vermiş olurmuş çünkü kullananla kullanılan…

emek, sabır, zaman, anılar, duygular sinermiş o yüzden, fincana bile…

ah, o, eskinin makbul olduğu eski inanışlar…

şimdi öyle mi ya; japonlar durmadan yeniyi pazarlıyorlar dünyaya…