Okul hayatım boyunca ders çalışmayı pek sevmeyen bir öğrenciydim. Dersleri bilgi bankası gibi görmek yerine, sadece sınıf geçmenin zorunlulukları olarak görenlerdendim.

Hele sayısal alanlarda hiç başarılı değildim. Sınav zamanlarında derse konsantre olabilmek için kendimce yapmadığım motive edici yöntemler kalmazdı.

Terasa çıkıp açık hava eşliğinde çalışmayı denerdim, yoldan geçenlere gözüm takılırdı, olmazdı.

Oturunca sırtım ağrıyor diye, yere yüzüstü uzanarak çalışmayı denerdim, bu kez de belim ağrırdı, olmazdı. Son çare olarak, müzik eşliğinde çalışmayı denerdim, o zaman da kendimi melodiye eşlik ederken bulurdum öf! yine olmazdı. Eh yani, bu kadar hazzın içinde olmaması da galiba normaldi.

Derslerde başarılı olamadığımı düşünmemin özünde, aslında başaramama korkum ve güvensizliğim yatıyordu. Böylece tüm bunların arkasına sığınarak kendime “dersleri sevmeyen tembel öğrenci” teşhisi koyarak, savunma kalkanları belirlemiştim.

Oysa dersi sevmenin ve başarmanın yöntemleri üzerinde daha bilinçli dursaydım, ders çalıştığım zamanlarda eziyete dönüşen anlarımı, zevke ve başarıya dönüştürebilirdim. Peki pişman mıyım? Hayır değilim, çünkü bu bilincin ancak okullar bittiğinde farkına varabildim.

Tabi, derslerle aramın bozuk olması, gelecekte bana üniversiteyi kazanabilecek ümit ışığını gösteremedi. Dershaneye gidecek imkanım da olmadığı için, geleceğimi garantiye alan bir mesleğim olması yönünde kendimi hazırlamıştım. Ve iş sektörlerinin en çok talep edilen sahalarından biri olan Meslek Lisesi sınavlarına girip, Makine Teknik Resim bölümüne tercihimi yaptım.

Maalesef mesleki yolumu güven uğruna, kimliğime uygun olmayan alanda seçmiş oldum. Buna rağmen, benim sınıfımdan mesleğini en uzun süre icra eden tek kişi olduğumu öğrendim. Bunun nedeni sabır mı, sebat mı, gelecek kaygısı mı, yada hepsi mi? Bilinmez. Yinede tüm azmimle mesleğimi elimden geldiğince başarıyla icra etmeye çalıştım, fakat ne kadar mutluydum? İşte o tartışılır.

Bu kez işimi sevebilmek ve mutlu olabilmek adına bir takım yöntemler denedim.“Farklı sektörlere geçip, farklı tecrübelerle zenginleşmek, bu alanda beni daha da uzmanlaştırır ve şevk verir” düşüncesiyle birkaç iş değişikliği yaptım. Fakat nafile, yaratıcılığımı tam anlamıyla ifade edemediğim ve özellikle iş odaklı sistemlerin içinde varolduğum müddetçe, ne işimi ne de başka bir işi sevebilme imkanım yoktu.

İnsan odaklı çalışma sisteminde yer almanın çözüm olacağı kanaatiyle, bir gün iş başvurusunda bulunmak üzere beğendiğim kurumsal bir firmaya gittim. Danışmada karşıma çıkan personelin daha özgeçmişimi görmeden “Ne mezunusunuz?” sorusunun ve aldığı cevabın üzerine “Biz artık üniversite mezunu haricinde personel almıyoruz” cümleleriyle yaşadığım hayal kırıklığı eşliğinde teşekkür ederek oradan uzaklaştım.

Aynı yıl ÖSS sınavlarına girdim ve kazandım. Farkında olmayarak bu işin üzerinde durmama vesile olan danışmadaki arkadaşa, evren yoluyla teşekkürümü iletiyorum.

Sınavı kazanmasına kazanmıştım fakat, işimi bırakacak lükse de sahip olmadığım için, Açık Üniversiteyi okumaya karar verdim. Seçeneklerde mesleğimle alakası olmayan bölümler vardı. Sosyal alanlardan ilgi duyabileceklerim arasında yer alan tek bölüm olan, iki yıllık Halkla İlişkiler bölümünü seçtim ve gayet severek okudum. Yalnız, iş sektörlerinin çoğu, işe seçilebilmek ya da kariyerinde uzmanlaşabilmek için diploma zorunluluğunun yanında bir de kaç yıllık olduğunun da önemini vurguluyorlardı. Tercihimi o anki şartlara göre yapıp, dikey geçişe karar verdim. Fakat seçeneklerde dört yıllık sosyal bölümler olmadığı için maalesef yeniden sayısal bölümü okudum. Okuduğum süre zarfında seçimimden pişman olmak üzere olduğum anlarda “Hiç bir şey seçmemektense, bu seçimi yapmamın, genel kültürüme ve ileride yapacağım işte mutlaka bir bilgi katkısı olur” düşüncesini kendime telkin ediyordum.

Paralel olarak iş odaklı firmalarda çalışmaya devam ediyordum. Buna rağmen işle ilgili gösterdiğim yenilik çabalarıma ve yaratıcılığıma destek verilmediğini gördükçe, çalışma şevkim ve motivasyonumda gün geçtikçe tükenmeye başlıyordu.

Toplumsal statü, aile onayı ve gelecek kaygısı nedeniyle bir çok kişi, mühendislik, mimarlık, işletmecilik vb. gibi birçok farklı mesleği tercih edip, sevmediği halde o işte çalışmak zorunda kalıyor.

Dolayısıyla seçeneklerin kıtlığı ve her işe farklı değer verilmesi, bazı hallerde kişinin kendisini rotasının dışına çıkarmaya zorluyor. Elbetteki kimse istemediği bir şeyi, başkası istiyor diye yapmaz. Kişi kendi kararını, beklentileri doğrultusunda yine kendisi verir.

Böyle durumlarda kimseyi suçlamadan, seçimlerimizin sorumluluğunu alıp, sonuçlarını da göze aldığımızda, hayal kırıklığı yaşama olasılığımızı da aza indirmiş oluruz.

Kendini ifade edemediği mesleği okuyup, icra edenler er ya da geç mesleki tatminsizliği ve beraberinde mutsuzluğu yaşar. Dolayısıyla tüm bu detaylar, zincirleme olarak yaptığı işlerin kalitesine de yansır.

Öyleyse insan odaklı kurum anlayışına sahip bazı işyerleri, görünen bu çelişkiler doğrultusunda amacına ne kadar uygun hizmet etmektedir?

Oysaki, başlangıçta personeli, yeteneği ve ilgi alanı doğrultusunda seçmeye yönelse ve varolanları da bu kriterlere göre yönlendirip, gelişmesine katkı sağlasa, çalışanın motivasyonuna ve dolaylı olarak kurumun kalitesi ve karlılığına da büyük ölçüde kazanç sağlayacağı görüşündeyim.

Bunların yanı sıra, konuyla alakalı toplumda sıkça göze çarpan bir başka önyargıyı da paylaşmak istiyorum… Kişisel çatışmalar ve diğer olumsuzluklar durumunda, üçüncü kişilerin bu durumları irdelerken kriterlerin en başında “Falanca ne mezunu?” sorusunu sormalarına tanık oluruz. Dünya üzerindeki suç oranlarını ve kişisel çatışmaları bütünüyle incelersek, bir kısmının da üniversite mezunu olduğunu görebiliriz. Dolayısıyla böyle durumlarda “Ne mezunu?” sorusundan ziyade “Kişinin yetişme tarzı, aile yapısı, kişisel kalitesi ve değişime, gelişime odaklılığı nasıl?” soruları sorulsa, eminim daha objektif değerlendirmeler yapılabilir.Üstelik ülkenin her bir yanında, bir takım sebeplerle henüz okuma fırsatı yakalayamayan milyonlarca insan varken, sınıflandırıp, saygı duyulmayacaklar arasına almak, kibrin hiç de saygı duyulmayacak en üst mertebesidir.

Velhasıl, kabus olarak gördüğüm sayısal olayı ve diploma zorunlulukları, yaşam sofrasında temcit pilavı gibi önüme çıkıp durdu. Okuduğum farklı bölümler, mesleki yeterliliğime zaman zaman katkı sağladı ve sağlayacaktır.

Fakat okuduğum okullar arasında benim için çok daha anlamlı ve kazançlı olan okul ise “Kişinin birey olma sürecine, değerlilik ve yeterlilik duygusunu yükseltmesine katkı sağlayan, Kuraldışı Yaşam Okuludur”.  Eğer bu okulun eğitimleriyle ortaokulun sonlarında tanışma fırsatım olsaydı, sonraki seçimlerimi sadece ve sadece kendi doğama uygun şekilde yapardım.

Olsun varsın be!.. Gelişimin, eğitimin yaşı yok, her süreç beraberinde muhteşem dersleri getirir.

Yazının en başında ders çalışmayı sevmeyen bir öğrenci olduğumdan bahsetmiştim. Şimdi yeniden anladım ki, kişi sadece ilgi duyduğu ve doğasına uyan alanlarda performans gösterebilir. Tıpkı bu okulda aldığım derslerin ödevlerini yapmak için gecemi, gündüzüme severek kattığım gibi ve tıpkı ilgi duyduğum diğer derslerim, hobilerim, uğraşlarım gibi…

Yaşam Okulunun her bir eğitiminin farklı kazanımlarının yanı sıra “Doğru Karar Alabilmek”  eğitimi sayesinde de, kendimi yeterince ifade edemediğim “On yıl boyuca icra ettiğim, Teknik Ressamlık mesleğime” teşekkür ederek veda ettim ve kimliğime daha uygun olacağını hissettiğim sosyal bir alanda kariyer yapmak adına, iki yıl önce inzivaya çekildim.

Bu süre zarfında Oğuz adında harika bir oğlum oldu. Onunla birlikte geçireceğim ilk iki yılın, gelişimi açısından çok daha sağlıklı olacağı düşüncesiyle inziva sürecimi uzattım ve birlikte büyümenin tadını çıkartmaya karar verdim.

Oh be!.. Yaratıcılığımı kullanamayacağım bir alanda çürümektense, tüm performansımı daha etkin kullanacağım bir işi sağlayana kadar, yaşamın sürpriz akışıyla soluklanıp, tazelenmeyi yeğlerim.

Sevgili dostlar! Okul, diploma, iş derken konu konuyu açtı ve yaşam deneyimlerimle beraber, bunlara bağlı olan gözlemlerim kalem içerisinde akıp buralara kadar geldi.

Yaşamdaki her bir olumsuzluğun aslında birer armağan olduğunun yeniden bilincine vararak, yaşamın her bir zerresine sizlerin de huzurunda teşekkür ediyorum.