Sevmek ve sevilmek temel ihtiyacımızdır. Sevgiyi duygularımızla, ruhumuzla ve fiziksel olarak gösteririz. Bizi gerçekten seven birinin dokunuşu veya kucaklaması bedenimize işleyerek ruhumuzu onarır. Ne kadar derin olursa olsun tüm korkularımız, tek bir sevgi dokunuşuyla yok olabilir.

Sevginin evrensel bir açıklaması yoktur çünkü sevgi tecrübesi tamamen kişiye özgüdür. Tek bir evrensel imzadan ziyade, her eşsiz insan tarafından tecrübe edilen eşsiz bir sevgi, eşsiz kişisel imzalar vardır, genel anlamda bir sevgi tanımı yoktur. Sevmeyi, ilk kez sevildiğimde öğrenirim. O zaman vücudumdaki her hücreye nüfuz eder ve ileriki yaşlarda hissettiğim sevginin orijinal ilk tecrübeyi tekrarlaması gerekebilir.

İlk kez kucaklandığımda, bana güvenildiğinde, dikkat edildiğinde veya bir şeyler verildiğinde sevildiğimi hissettiysem vücudum bunu ömür boyu hatırlar ve tekrar aynı durum gerçekleştiğinde bunu sevgi olarak algılarım. Belki sevgiyi bir şeyler verilmesi olarak algılıyor olabilirim, bu durumda insanların bana yardım etmesini veya bir şeyler vermesini beklerim. Gözünü kaşıyan birinin hareketini el sallamak olarak algılayıp beni sevdiğini düşünürüm ve ona bağlanırım.

Yetişkinlikte duyulan sevgi, geçmişte tüm hücrelerimizle tecrübe ettiğimiz sevginin yeniden yaşanmasıdır. Hayata adım attığımız an nasıl sevildiysek hayatımız boyunca o şekilde sevilmek isteriz. Çoğumuz sevildiğimizi anlarız. Öğrenmemiz gerekense sevilmeyi talep etmektir. Eşimiz zihnimizi okuyamayacağından nasıl bir sevgi anlayışına sahip olduğumuzu söylemek bize düşer. Eşimize bizi nasıl seveceğini öğretiyorsak onu nasıl seveceğimizi de öğrenmemiz gerekir. Bunu bilmek, sevmenin duygusal bir histen ziyade eşsiz ve meydan okur nitelikte alma-verme üzerine kurulu bilinçli bir seçim olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Psikanalist Heinz Kohut, “Çocuğun beden dili, annenin gözündeki parıltıda cevap bulur” der. Hayat boyunca sevilmek demek, o anki mükemmellik anlayışına uygun olmasa da vücut şeklimiz, giyim tarzımız, kıyafet seçimimizle, yani görüntümüzle sevilmeyi de içerir. Varoluşumuz, yaptıklarımızdan veya yapacaklarımızdan çok kim olduğumuzla ilgilidir. Yakınlık kurmak, üreme organlarında veya aşk sözlerinde değil, yaşanan anın içindedir. Yetişkin olmamıza rağmen güzel bir vücut gördüğümüzde “Böyle bir beden bana ait olsa mutlu olurdum” diye düşünürüz. Bize ne oldu da gereksinimlerimizin güzel bir yüzle karşılanabileceğini sanacak kadar karıştı kafalarımız? Böylesine bir cazibe sezgiseldir ve fiziksel, ruhsal bir geçmişe dayanır. Üzerimize almamız gerekmez. Egoyu bırakmak, hiçbir şeyi kişisel algılamamak demektir.

Şefkat, hem fiziksel hem de duygusal düzlemde yakınlık ifade eder. Dokunmaktan cinselliğe kadar uzanır. Şefkat aynı zamanda bir duygu niteliğidir. Bu doğrultuda nezaketi, saygıyı, düşünceli olmayı, neşeyi ve çiçek vermek veya özel bir günü hatırlamak gibi romantik jestleri içerir. Şefkat, birinden içtenlikle hoşlanmaktan doğar.

Gerçek sevgi raydan çıkmaz; seven tarafından sevilene özel biçimlendirilmiştir. Sizi seven birinin terk etmesiyle duyulan acı, bir daha o özel biçimde sevilmeyecek olmaya duyulan üzüntüdür kısmen.

Şefkat, yakınlık veya sevgiyle birlikte olmayı içerir. Sık sık yanımızda olan biri varsa gerçekten şefkat görürüz. Bu vıcık vıcık her an birlikte olmak değil, güvenilir bir mevcudiyettir. Terk etmenin ve uzak durmanın tersidir. Ana babası bir açıklama ya da telafi getirmeksizin uzaklaştığında çocuk kendini terk edilmiş hisseder. Büyüdüğünde “Annem acı çektiğimi görüp beni avutmadığında kendimi terk edilmiş hissederdim” diyebilir. Başka bir yetişkin, “Çocukken bana sarılanların veya dokunanların bir şeyler alıp götürdüğünü hissederdim. Onun için şimdi bana dokunulduğunda kendimi kaybetmekten korkuyorum” diyebilir.

Bu acı ve ana babamızın bu şekilde davranmasına yol açmış olan acı üzerine düşünmek kendimize ve hikâyemizde yer alan diğer kusurlu insanlara şefkat duymamızı sağlar.


Olgun İlişkiler, David Richo