Artık ona sevgiyle bakabildiğimde, onu affettiğime karar verdim. Ona kızmadığımda, ona her bakışımın kısa bir süre sonra öfkeye dönüşmemesinde ve kötü hatıraların artık aklıma gelmiyor olmasında bir keramet vardı.

Evet onu affetmiştim.

Ne olduysa olmuş, ne yaşandıysa yaşanmıştı. Her şey geride kalmıştı.

Unutmuştum!

Hatta çoğu zaman kafamda onu, onun da geçmişte yaşadığı bir takım talihsizlikler yüzünden haklı çıkarmaya çalıştığım oluyordu. Üstelik artık yaşlanmıştı. Ne kadar daha yaşardı ki? Daha ne kadar ona kendisini suçlu hissettirebilirdim ki? Daha kaç defa en derin vicdan azabını yaşaması için onunla ölesiye kavga edebilir, bana yaşattıklarını ve hislerimi gözlerim ağlamaktan şişene kadar suratının ortasına haykırabilir, kendimden özür dilettirebilir ya da ölmesini dilediğimi ona söyleyebilirdim ki?

İlk başlarda bu çok rahatlatıcı gelmişti. Her seferden sonra “İşte şimdi içim rahatladı,” demiştim. Rahatlıyordu da gerçekten. Sanki işe yarıyor muydu ne?

Ama zamanla ona olan bu patlamalar sıklaştı. “E hani işe yaramıştı” demeye başladım. Uyuşturucu gibi bir şeye bulaşmıştım. İlk yaptığımda ve hemen sonrasında müthiş bir rahatlama sağlıyordu. Tüm öfkemi kusmuş oluyordum. Kuş gibi hafiflemiş hissediyordum. Ancak aradan zaman geçip, hatıralar -bir şekilde- tekrar alevlendiğinde, yine bunu yapmaya ihtiyaç duyuyordum.

Bunu uzunca bir süre yaptım. Her defasında da bir affediş olduğunu sanarak. Ama zamanla affetmenin bu olmadığını, daha doğrusu bu yolun affetmeyi sağlamadığını anladım.

Affetmek başka bir şey olmalıydı…

Ardından bu şiddet dolu haykırışlardan dolayı pişmanlık yaşamamın affetmemi sağlayabileceğini düşünüp, uzunca bir süre de pişmanlık duydum.

Bir ara sürekli olarak onun kendi çocukluğu ile ilgili düşünmeye başlamıştım. O da bunları bunları yaşamış, şunları şunları görmüş, onun için böyle biri olmuş, yoksa yapmazdı, farklı olurdu, demeye başladım.

Bunlar bir boyutta işime yaradı mı? Evet yaradı, ona bakışımı biraz değiştirdi hatta onu anlamamı bile sağladı ama affetmemi yine sağlayamadı.

Daha sonra geçmişte bana yaptıklarını bir sohbet esnasında ona anlatıp paylaştığımda “çok üzüldüğünü” gördüm. Bu, aklımda bir ışık yaktı. Belki bu defa onu affedebilirdim. “Üzüldüyse beni seviyor, bana değer veriyor,” demek ki dedim. Bu biraz ruhumu okşadı.

Ama onu yine affedememiştim. Beni sevmesinin, onu affetmemle ilgisi olmadığını gördüm.

Ardından, geçmişte bana yaptığı tüm o şeyleri bir boyutta bana yardım etmek, gelişimimi hızlandırmak adına yaptığını düşünmeye karar verdim. Yani her şey sonuçta benim yararım içindi. Ama bugünkü kendime bakıp, sonucun tam bir fiyasko olduğunu gördüğümde, onun geçmişteki saçma sapan davranışlarını haklı çıkarmaya çalışmanın da bir affediş sağlamadığı apaçıktı.

Bunca denemeden sonra “elde var sıfır” duygusu beni kızdırmaya başlamıştı. Görüşmemeye karar verdim. Gerçi o, haftalarca aramasam yine de merak etmezdi ya da ben telefonumda onun adını gördüğümde “Hayırdır inşallah,” diye açardım ama yine de eğer uzunca bir süre aramazsam, belki onu tamamen “unuturum” dedim. Sonuçta bu da bir yoldu. Denemeye değerdi, ayrıca denemek de zorundaydım. Aramadım ve gitmedim uzunca bir süre. Aklıma da getirmedim, düşünmedim de gerçekten.

Artık düşünsel olarak o hayatımda yoktu ama yaşamımda pek bir şey değişmemişti. Ben yine bendim. Sonra bir gün o aradı, “Konuşamadık ne zamandır,” dedi. Sakindi, rahattı, hiç de ders almış bir ses tonu yoktu. Aklına gelmiştim, onun için aramıştı. Artık kızamıyordum, sadece ağlamak istiyordum ve ağlıyordum. Göz yaşlarım bir boşalmayı değil bir çaresizliği anlatıyordu. O yüzden ağlamalarım sonrası bir rahatlama da hissedemez olmuştum. “Unutmak” da çare olmamıştı.

Zamanla onu haklı çıkarmak için kendime anlattığım masallar “Kendini sevmeyen, kendinden olanı da sevemez”e dönüşmüştü. Bu bende biraz rahatlama sağladı. En azından bunların benle bir alakası yoktu ki, o asıl kendisini sevmiyordu, ben sadece onun ruhundaki yansımalardan nasibimi almıştım.

Evet bu düşünceyi sevmiştim. Bir şekilde işin içinden sıyrılıyordum. Sonuçta bu bir aldanış da değildi, gerçekten benle ilgisi yoktu. O halde artık yaşamım değişmeliydi. Hayır! Değişmedi. Anladım ki kendimi rahatlatmanın ya da türlü gerekçelerle ondan soyutlanmamın da affetmekle ilgisi yoktu. Hala içi boş bir kavram olarak kalbimde ve ruhumda durmaktaydı “affetmek”. Bu yaşadıklarımın bir özeti, zamanla bana affetmenin genel bir tanımından başka, kısa bir sözlük tanımı hakkında bile pek bir şey bilmediğimi fark ettirdi. “Affetmek ne demek?” onu bile bilmiyordum. Ruhumda hissedebilmekse artık bir ufuk çizgisi ya da geçmeye çalıştığım gölgemdi. . .

Yeni bir yol denemeye karar verdim.

Ona acıyacaktım. Bu yoldan çok emindim. Bu işe yarayabilecek tek yoldu. Acıdığın bir insanla, “affetmek” aynı cümle içinde bile olamazdı, çok saçmaydı. Acıdığın insana acırsın, affetmeye tenezzül etmek de ne ki. Ona yeteri kadar acırsam, affetmeye çalışmak gibi bir çaba da kendiliğinden hayatımdan uçar gider, dedim. Ve elimden geldiğince ona acımaya başladım.

O; az konuşan, fikirlerini söylemekten korkan, bir ağrısı sızısı olduğunda bile söylemeyen, fedakarlık eden, kaşları düşmüş, yüzünde devamlı bir ağlama ifadesi olan, öyle pek güldüğünü görmediğim, ağladığına da çok az şahit olduğum, şevksiz ve acı dolu gözleri olan, gariban bir insandı artık benim için.

O tam bir zavallıydı. Koskoca bir ömrü kendine de çevresine de heder etmiş bir zavallı! Ne gülmenin hakkını verebilmiş, ne ağlamanın dibine vurabilmiş bir eksik! Onun kendine bile hayrı yokken, bana nasıl olabilirdi ki? Aslında bu yaşanılanlar gayet normaldi, farklısı da beklenemezdi.

Onunla kısa bir süre birlikte olan insanlar onun tam bir “verici” olduğunu düşünürlerdi oysa.

O; suya sabuna dokunmayıp az konuşan tavrı, pasif ve edilgen hali, yüzündeki o üzgün ve acı dolu ifadesi ile, kendisini listenin sonuna koymaya bile değer bulmayan insan!…

Beni delirme noktasına getiren en büyük şey de onun kendisinde topladığı o dev çelişkilerdi. O pasif ve gariban insan, muazzam kıskanç bir kadına dönüşüp, kocasını yaşamdan bezdirebiliyor ya da ufacık bebeği dururken, acı ve özlem dolu bir şekilde başkalarının ufacık bebeklerine özenebiliyor hatta onları kıskanabiliyor ve kıskançlığından doğan hasetliğini de her şeyden habersiz bebeğine yansıtıp, onu gaddarca başka bebeklerle kıyaslayabiliyordu.

Onunla yaşamak beni neredeyse psikopat bir gözlemci yapmıştı. Bundan dolayı bu dev çelişkileri gören de sadece bendim. Bunu görebilecek olgunluğa erişmiş insan da yoktu çevremde ayrıca. Asiydim ben. Kötüydüm. Haindim başkalarının gözünde.

O tam bir “alıcı” olduğu halde çevre onu “verici” ilan etmişti bir kere. Buna itiraz etmek ve “çoğunluğun” vardığı karara HAYIR demek beni sadece biraz daha asi ve hırçın yapardı. Oysa “verici insan” ne demek? “Verici” olmanın paspaslıkla ilgisi olmadığını fakat paspas olmadığını cesurca ve netçe ortaya koyanların da “alıcı” sayıldığını anladım sonunda. Ne garip! Sanırım benim buna da aklım ermiyor. O tam bir alıcıydı oysa ya da sefil bir paspas.

Huzurumu, mutluluğumu, kendime sevgimi, kendimi kabullenişimi, kendimi almıştı benden, verirmiş gibi görünürken…

Oturmuş bir de böyle bir insanı affetmeye çalışıyordum. Kendi kendime “Lanet olası ucube! Hayatımdan da karşımdan da yıkıl” dediğim bir anda birden bunun beni daha da öfkelendirdiğini hissettim…

Her şey yeni baştan başlayacak gibiydi. Korktum. Üstelik ben onun kadar kibirli değildim…

Acımanın en büyük kibirlerden biri olduğunu anlamamı sağladı bu denemem.

Yine çok şey öğrenmiştim ancak hala bunların hiçbirinin affetmek olmadığını görüyordum. Acı hala ruhumu yakmaya devam ediyordu.

Son bir yol vardı aklımda. Artık tek çaremdi bu. SEVMEK!

Onu sevmek en kolay ilaç olacaktı bana…

Bu ise en derin şaşkınlığı yaşadığım yol oldu. Hatta beni en derin kuyulara atan yol. Elimi kolumu bağlayan, beni çaresiz bırakan, geriye hiç bir şeyin kalmadığını görmemi sağlayan yol.

Çünkü bunun için hiç çaba sarf edemedim. Fark ettiğimde ise sadece şaşırdım ve bu evrende aslında ne kadar ufak ve güçsüz olduğumu gördüm. Çünkü ben başından beri zaten onu çok seviyordum. Sevgi zaten kalbimde vardı.

Bunca şeye rağmen, onu sevmekten tek bir an bile vazgeçmediğimi, ona olan sevgimin bir zerre bile azalmadığını ve tüm bu affediş çabalarımdan hiç etkilenmeden, hep büyüdüğünü fark ettim.

Sevgim; onu delice suçladığım, ondan intikam almaya çalıştığım, onu aşağıladığım, ondan nefret ettiğim, ona acıdığım ve hatta kendimi ilaçlarla öldürmeyi istediğim anlardan bile zerre kadar etkilenmemişti.

Onu dünyaya gelmeden önce de seviyordum, şimdi de seviyorum, onu hep sevdim. O halde bu, bütün yolların tükendiğinin bir ıspatı değil miydi?  Çünkü onu her zaman sevmiştim ancak halen ruhumda bir affediş “hissedemiyordum”. Bu, çaresizliğimin ve affı olmayan bir hapishanede sonsuza kadar sürgün kaldığımın kanıtı değil miydi?

Yapayalnız ve dermansızdım…

Ne garipti! “Sevgi” elimde patlamıştı.  Onu affedebilmek için sevgimi “kullanmayı” planlamıştım. Ancak “sevgi”, kendi özgür tabiatı gereği, eğilip bükülmeden, kendini kullandırtmadan, olduğu gibi olarak, asla oyuncağım olmayacağını seslendi sanki bana.

Bana dedi ki “Birine kızabilirsin ama aynı anda onu seve de bilirsin, birine öfke duyabilirsin ama aynı anda onu seve de bilirsin, birine acıyabilirsin ama aynı anda onu seve de bilirsin. Unutmaman gereken tek bir şey var; affetmenin bir başkasını sevmenle hiçbir alakası yoktur. Sevgi özgürdür. Hiçbir amacın oyuncağı olmaz. Ve hatırlaman gereken tek şey; affetmeyi sevgiyle başarmak istiyorsan, o zaman sevgiyi yönelteceğin yer bir başkası değil, kendi içindir”.

Kulağıma gelen bu fısıltıdan sonra artık anlamıştım. Affedebilmemin onunla uzaktan yakından bir alakası yoktu. Affetmemin onun yaşaması ve ölmesiyle de ilgisi yoktu. Affetmek anıları unutmak da değildi. Affetmenin dünle değil, bugün ve yarınla ilgisi vardı. Ve yaşanmamış yarınımı, daha bugünden onunla karartamazdım. Affetmeye başlamak için, affedişin onunla ve hatıralarla olan bağını kesip atmalıydım. Çünkü affetmeye çalıştığım şey onun kendisi değil, bende açtığı yaralardı.

Affetmek yaşamda karşıma çıkan her durumla ve her insanla ilgiliydi. Affedemediğim her an, olaylarda ve insanlarda bu yaraların tekrarını ve yansımalarını yaşamış oluyordum, farkında bile olmadan.

Geçmişteki olaylar çoktan yaşanıp sona ermiş, bitmişti. Affetmeyi geçmişle sağlamaya çalışmak, imkansıza oynamak demekti. Geçmişi geri getiremezdim ki. Hatta bir zaman makinem bile olsa, ona da bu bilincimle, bu hatıralarımla binip gitmeyecek miydim?

O halde affetmenin zamanla da bir ilgisi yoktu. Affediş sürecinin hatıralarla olan bağını kopartmak ilk adımdı, anlamıştım. Affedişi zamansızlığa yani “an”a taşımaktaydı sır. Ve her affedemeyiş nedeninin bir boyutta insanın değerlilik duygusuna vurulan bir darbe sebebiyle olduğunu hissediyordum artık.

Affedemeyen her insan, zamanında değerli benliğine yapılan saygısızca tecavüzlerin acısından başını kaldıracak gücü kendinde bulamamıştı. O halde başkalarının gözünde değerli olmaya değil, kendi gözüme değerli gözükmeye ihtiyacım vardı. Gerçekten değerli olan, zaten herkese de değerli gözükürdü nasıl olsa. Benim affediş dediğim şeyin kendimi sevmek ve kendi değerimi kendime teslim etmekle olacağını gördüm.

Peki o halde şimdi kendime soruyorum: Affettim mi? Hayır! Yani bugünün olaylarına dünün tepkileriyle mi karşılık veriyorum? Sanırım hala evet! Hala affedebilmiş değilim. Fakat artık bunu dışsal olarak halledemeyeceğimi öğrendim. Cevap bende, benim içimde gizli. Bence bu da büyük bir adımdı. En azından artık beyhude çabalar olmayacak hayatımda, zamanımı kendim için daha verimli ve farkındalıkla kullanacağım.

Maskelerimin büyük bir kısmını halen atamadım. İncitilmişlik insanı korkak da yapıyor, korkaklık ise hırçın, maskeli ve savunmalı. . .

“İnsan, kendini tanı!” ne güzel bir söz. . .