Haliyle sol görüşlüydü arkadaşlarım, inançlılardı da ama bunu kendi içlerinde yaşıyorlardı. Siyasete gelince, CHP’ye oy veriyor, sağ kesimin devlet kadrolarını nasıl ele geçirdiklerinden dem vuruyor, geleceği hiç iyi görmüyorlardı… N’olacaktı bu vatanın hali?…

İşyerinde çalışan bir kadından söz etti, içlerinde benim en zarif bulduğum ve çok beğendiğim bir arkadaşım. Bu arkadaşı, oğlunu SBS sınavı sonrası gelen teklif üzerine sağcı bir özel okula yerleştirmişti. “Mürteci yetiştiriyor farkında değil, kızdım ona, senin oğlun da başımıza mürteci olacak,” demişti arkadaşım. “Ama” demişti kadın, “haberin var mı o okulun öğrencileri üniversite sınavında nasıl başarılı? Oğlum için iyi olacak”.

“Oğlun akıllıysa zaten kazanır” demiş arkadaşım. Kendisi 3,5 aylık hamileydi, elini karnına götürdü, bebeğini okşadı.

Sesinde kızgınlık vardı. Korku da var mıydı acaba?… Belki doğacak bebeği için endişe ediyordu, onu daha temiz bir ortamda dünyaya getirmek isterdi. Kendisinin de ısınamadığı bu yeni hayat düzeni içinde bebeğinin kat be kat zorlanacağından endişe ediyordu. Kendi bildiği gibi, kendi doğrularıyla yetişsin istiyordu bebeği. Korkuyor olmalıydı…

Diğer anneye gelince…

Annenin oğlu çok iyi bir kolejden teklif almıştı. Dersanedir, özel derstir, üç yıldır çalışıyordu çocuk. Oğlunun iyi bir geleceği olsun istiyordu anne.
Yazdıracaktı o da oğlunu okula. Okul sağcı bir kesimdendi ama olsun varsındı, ötekisi de ondan daha iyi değildi ki. Duyuyordu işte her gün televizyonda, hap kullananları, batağa sürüklenen gençleri.

İşyerinde arkadaşı konuyu açtığında tedirgin olmuştu. Biliyordu kınanacağını. Bir şeyler söyleyip savunmuştu kararını. Pek de umurunda değildi hani karşındakinin ne düşündüğü, çoktandır alışmıştı kınanmaya.

Oğlu için doğru bildiği bir dünya kurmaya çalışıyordu, kendi bildiği doğrularla..

Ne tuhaf, diye düşündüm. Ayrılık bilinci ne tuhaf. Her iki kadının da birbirinden korkması ne tuhaf. Hele ki birimizin nerede bitip diğerinin nerede başladığı bilinmezken.

Diğerini benden ayrı görüp kızgınlık duymam ve bugünüyle yargılamam ne tuhaf. “Kötü olacak bu çocuğun sonu”… Bir yorum mu bu, yoksa bir  niyet mi?…

Yorumlarımız aslında evrenin dilinde niyetleri oluşturmuyor mu?

Yaşamı niyetlerimizle kurarız, diyemedim. Duygularımız ve düşüncelerimizle her an yaşamı yaratıyor olduğumuzu dile getiremedim. O çocuğun kötü olacağı beklentisini evrene gönderdiğinde, o kötü durumun gerçekleşmesinde bu beklentisinin de rol oynayacağını söyleyemedim arkadaşıma.

(Burada evrene kendi niyetimi göndereyim: O çocuk sezgileriyle özünün rehberliğinde kendini gerçekleştiriyor.)

Karşındaki insanın senden ayrı olduğu fikri korku üretip korkuyu çekiyordu.

Beni rahatsız eden, arkadaşımın tutumu değil o tutuma aşikar olmamdı, çünkü bu benim de tavrımdı.

Gün içinde ben de diğer insanlara, bana yanlış gelen olaylara ağız dolusu kızıyorum.

Öte yandan, bu kızgınlıklarımda sevginin şefkatine rastlayamıyorum.

En çok da kendime kızıyorum ve bu kızgınlıkta da şefkat yok.

Önümdeki tabakta duran kurabiyeye boş gözlerle bakarken bir anı geçiyor kafamdan: Bir toplantıdayım, Suudi Arabistan’dan iş ortaklarımız var, iş konuşuyoruz. Toplantıda tek kadın benim. Araplar pek bana bakmıyorlar, saygısızlıktan değil de sanki hazırlıksız yakalanmış gibiler. İster istemez arada birkaç sandalyelik mesafe bırakarak oturmuşum. Ülkelerinde kadınlar çalışmıyor bildiğim kadarıyla, kadınlar onlarla eşit değil. Ben bir kadınım. Ülkelerinde kız ve erkek çocuklarının okul eğitimi ayrıymış, kızlara daha “hafif” eğitim veriyorlarmış. İçim cız ediyor.
Bu duygunun yanına sevginin şefkatini eklemek mümkün müydü o anda acaba?

Toplantıyı güzel bitiriyoruz, daha alıştılar sanırım, sevecen ve centilmen diyebileceğim bir duyguyla onaylıyorlar beni. Başka bir zaman başka bir yerde arkadaş olabilirmişiz gibi hissediyorum.

İnsanların içindeki korkuyu fark etmek, korkunun ardındaki özlerinin ayrımına varmak mümkün mü?

Kızgınlığı sevgiyle birleştirip güç bulmak, harekete geçmek, ne bileyim kalkıp bir sivil toplum örgütünde çalışmak mümkün mü mesela?
Gecenin sonunda elimde kahve likörü bunlar geçiyordu kafamdan. Şu ana dön, dedim kendime. Başını eşinin omzuna yaslamış arkadaşıma baktım, uykusu gelmişti. Bebek dinlenmek istiyordu sanırım.

Bütün bu düşünceler benimle kaldı, paylaşamadım. Nasıl söyleyeceğimi bilemedim. Söylesem belki anlamazlardı, belki yargılarlardı ve daha az severlerdi beni. Belki anlamayacaklarını düşünerek asıl yargılayan da bendim onları…

Havada asılı kalan kelimelerim arasında bir soru cümlesi gördüm. “Sevginin şefkatini sen kendine sunmaya hazır mısın?” diyordu bana “iyi akşamlar, yine bekleriz”lerin arasında.
Gözümü kaçırdım, kendime kızgındım…

Şefkat ise çok sonra geldi.

Yatağıma yattığımda kendi nefesimi boynumda hissettim. Arkamdan kendime sarılmış boynumu ve saçlarımı okşuyordum.

Beni anlıyordu… Korkularımı, neden korktuğumu anlıyordu. Anlaşılmak ne güzeldi. Ne iyileştiriciydi… İçimde “dışlanmış hisseden” küçük çocuğun örselenmiş dizlerini öptü. “Zararı yok,” dedi, “bu bir oyun, sen zaten her şeyi biliyorsun, bunları saf sevgiyi hatırlamak için yaşıyorsun”.

Yaralarımın kabuk bağladığını hissettim, iyileşmeye çekilmişlerdi. Ne güzeldi o an, ne güzeldi kabul edilmek, olduğum gibi.

Ne güzel, dedim…“Ne güzelsin,” dedi…

Kendi koynumda telaşsız, huzurlu bir uykuya daldım.