Tamam ama artık can sıkıntısından patlayan üniversite çalışanları haricinde yazı okuyan mı kaldı? Hikâyenizi anlatmanın daha da iyi bir yolu olabilir: Bunu büyük bir film projesi olarak düşünün. Elinizde yüz sayfalık senaryoyla bir yapım şirketine gitmek istemiyor olabilirsiniz ama sinematik bir yaklaşım sizi daha iyi bir hikâye anlatıcısı yapabilir. Sonuçta bu hikâye ruhunuzu son derece cazip bir şekilde ortaya çıkarabilir. Tek yapmanız gereken hikâyenizi belli vuruşlar halinde düşünmektir. Sinemacılar Aristo’nun epizotlarından vuruş diye söz ederler.

Her senaryo belli bir sıralamaya sahip bir dizi vuruştan oluşur. Blake Snyder adında bir senarist Hollywood filmlerindeki bu vuruşları incelemiş ve Save the Cat (Kediyi Kurtar) denilen, vuruş merkezli bir sistem bulmuştur. Snyder her başarılı filmin -açılış imgesi, “temanın belirmesi”, “kurulum”, “katalizör” vs. diye giden- on beş vuruştan oluştuğu sonucuna varmıştır.

Senaryo yazmayı düşünmüyorsanız (yazsanız ne eğlenceli olurdu!) sadece beşine odaklanabilirsiniz. “Kediyi Kurtar”cılar bunlara kurucu vuruşlar diyor. Her birini okurken istediğiniz değişiklik hakkında düşünün.

Katalizör: Tahrik edici ya da hayat değiştiren bir olay, kahramanı bambaşka bir dünyaya veya düşünme biçimine fırlatır. Bu bir “aksiyon” vuruşudur, yani kahramanı eski hayatına dönmekten alıkoyacak kadar etkili, dramatik bir sahnedir. Bu sizin için bir kaza, kötü bir haber ya da bir şeyin sizi gitgide daha fazla mutsuz ettiğine dair artan bir farkındalık -bir çeşit katalizör- olabilir.

Bir kadın bir cuma sabahı arabayla işe gitmektedir. Yıllardır bu yolu gidip gelmekte, aynı DJ’lerin konuştuğu aynı radyoyu dinlemektedir. Trafikte beklerken bir zamanlar araba kullanmayı sevdiğini hatırlar. Bir kız arkadaşıyla çıktığı yolculuğu, beraber Batı’ya doğru gittiklerini hatırlar. Arabayı kullanmakta ısrar etmiştir ve unutulmaz bir akşamda sıradağlara doğru giden boş otobanda arabayı günbatımına doğru sürmüştür. Tıpkı filmlerdeki gibi… Henüz farkına varmasa da bu anısı onun ruhuna verilmiş bir ipucudur.

Ne var ki bu olay çok uzun zaman önce yaşanmıştır. İşe varınca yöneticisi onu şirketin tüyler ürpertici bir isim vererek “insani destek” dediği insan kaynakları departmanının yöneticisiyle birlikte toplantıya çağırır. Ona işinde “pozisyon eliminasyonu ile küçülmeye gittiklerini” söylerler. Başka deyişle, kovulmuştur. Bütün hayatı -rutini, geliri- ayağının altından çekilmiştir. Ofisteki bölmesinde duran eşyalarını utanç verici bir kutunun içine koyar, asansöre doğru ilerler ve utanç yürüyüşünün bu ofis versiyonunu sergilerken ağlamamaya ant içer.

İkiye bölünme: Aristo her oyunun üç perdeden oluştuğunu yazmıştır. Senaristler de bu kuralı filmlere uygularlar.

  1. Perde alışıldık dünya ve katalizörün, kahramanı o dünyanın dışına itmesidir. Bir sonraki kurucu vuruş kahramanın eylem çağrısına cevap vermesiyle başlar. Bolca ağladıktan ve devasa boyutta dondurma kutuları boşalttıktan sonra, kahramanımız otobandaki maceralarının fotoğraflarına bakar ve yeni bir şey denemeye karar verir. Bu aksiyon vuruşu, 1. perdedeki statükoyu ikinci perdedeki altüst olmuş dünyadan ayırır. Kahramanımız markete giderken eski bir şarkı dinler: Los Angeles’tan New Jersey’ye kadar durmadan yol yapan kamyoncuları anlatan “Convoy.” Şarkı yetmişlerde büyük sükse yapmış ve bir keresinde kahramanımızın da izlediği bir film haline getirilmiştir. Kahramanımız filmi aptalca bulmuş ama yine de sevmiştir. Pekâlâ. Onu kamyoncu olmaktan alıkoyan nedir? Eve dönüş yolunda bu fikri tartar. Kamyoncu ehliyetinin nasıl alındığı ya da yolda geçen bir hayatın nasıl olduğu hakkında hiçbir fikri yoktur; ama eve gidince kamyon ehliyeti almaya yönelik kursları araştırmaya karar verir.

Hayatınızda bir ikinci perde başlangıcı düşünün. Katalizörünüze dürtüsel bir tepki vermeniz gerekmiyor. Değişme zamanı geldiğini kabul etmeniz yeterli.

Orta nokta: Adından da anlaşılacağı gibi, hikâyenin ortası. Burada genellikle zafer yanılgısı söz konusu olur.

Kahramanımız kamyoncu ehliyeti kursu olan bir şehirde bir otele yerleştikten sonra A sınıfı ticari ehliyetini en yüksek skorla alır. Bir özgeçmiş hazırlayıp TIR şirketlerine gönderir ve birkaç hafta sonra gerçek bir TIR şoförü olarak işe başlar. Zafer!

Bu kısmı izlerken daha filmin yarısında olduğumuzu fark ederiz. Belli ki hikâyenin sonu bu değildir. Bir şeyler ters gidecektir. Ben de dağ koşusu teşebbüsümün orta noktasında kaçınılmaz engellerle karşılaşmıştım. Bunlar başarısızlık olarak nitelendirilemezdi ama “filmin” parçasıydılar. Her iyi hikâyenin iniş ve çıkışlara ihtiyacı vardır.

Her Şeyin Kaybedilmesi: Kediyi Kurtar stili hikâye anlatıcılığında en çok moral bozan olay orta noktadan hemen sonra gelir. Dünya kahramanın başına yıkılmış gibi olur. Hatta Blake Snyder bu vuruşun “ölüm kokusu”, yani ölümlülüğün hatırlatılması ya da gerçek bir ölümle gelmesini önerir.

Kahramanımız TIR’la yola çıkıp batıya, günbatımına yönelir, Country müziği çalmakta, CB radyosunda şoförler espriler patlatmaktadır. Hayalleri gerçek olmuştur! Geleneksel olarak erkek ağırlıklı bu alanda seksizme ve zulme maruz kalmayı beklerken, pek çok kadının yarı römorklu kamyon kullandığını öğrenmiştir. Kendisine asılan bir iki adam olmuşsa da bu adamlar nispeten utangaç ve nazik davranmışlardır. Ofisteki işinde erkeklerden çok daha fazla çekmiştir.

Aniden önüne bir antilop fırlar. Direksiyonu kırar ama başka bir hayvana çarpar. TIR ikiye katlanarak bir hendeğe düşer. Gözünü açtığında yan yatmış, kırık yan camdan dışarı bakmaktadır. Her şeyini kaybetmiştir. Masum bir yaratığı öldürmüş ve ilk TIR’ını -işvereninin TIR’ını- mahvetmiştir.

Üçe Bölünme: Burada hikâyenin çözümü ortaya çıkar, kahramanın düğümü nihai olarak çözülür. Ben bu vuruşun büyük bir umut kaynağı olduğunu gözlemledim. Şahsi büyük filminizde 3. perdeye gelmeniz uzun zaman alabilir ama nihayetinde o an gelecektir. Düğüm çözülecektir.

Kahramanımız radyosunun hâlâ çalıştığını fark eder ve yardım çağırır. Eğile büküle pencereden çıkar. Zavallı antilop otoyolun ortasında yatmakta ve akşam karanlığı çökmektedir. Yeniden kabine tırmanıp bir kutu işaret fişeği alır, topallayarak yola geri döner -kalçasının fena zedelendiğini fark eder- ve işaret fişeklerini yakar. Sonra hayvanı yolun kenarına çeker.

Birkaç dakika sonra eyalet polisi yanında bir ambulansla birlikte gelir. Polisler hızlıca eyleme geçtiği için onu takdir ederler. TIR da bir noktada çektirilir ve işvereni hasarın ciddi olmadığını bildirir. Yöneticisi biraz mola vermek isteyip istemediğini sorar ve kahramanımız hemen yeniden yola çıkmak istediğini söyleyerek onu şaşırtır. CB’de bir kamyoncu, ona yeni bir lakap takar: Antilopçu. Antilopların avcısı. Kahramanımız gülümser ve bir başka günbatımına doğru sürmeye devam eder.

Tamam, çok iyi bir film değil. Ayrıca profesyonel senaristler bana çok az senaristin Kediyi Kurtar sistemini kullandığını söyler. (Bununla birlikte kendimi, izlediğim her filmde vuruşları tespit ederken bulurum, yani bu sistemi önemli kılan bir şeyler var gibi.) Sizin hiperbolünüzün gişe rekorları kıran bir film olmayacağını varsayıyorum, hikâyenizi kendinize vuruşlar halinde anlatmak suretiyle, eylemi en derin ihtiyaçlarınıza bağlayarak, kahraman ruhunuzu ortaya çıkarabilirsiniz. Kurgusal TIR şoförümüz ruhunu otoban maceralarına olan ihtiyacıyla ve her bir düğümlenen vuruşa verdiği tepkilerle buluyor. Sonunda da gündelik benliğini yüce ruhuyla uyumlu hale getiriyor.

Hikâyeyi daha inandırıcı hale getirmek -ve kahramanlığınıza inanmanızı mümkün kılmak- için birkaç anlatı baharatı eklemeyi düşünebilirsiniz. Ben bunlara dramatik hoşluklar diyorum. Örneğin her iyi hikâye karakterin kusurlarını gösterir. Kimse mükemmel değildir ama kusurlar bir kahramanın daha fazla sevilmesini sağlayabilir. Ve bir kusuru düzeltmek de kahramanın yolculuğunun bir parçası olabilir. (Blake Snyder buna “Düzeltilecek Altı Şey” demiştir.) Eylemin ya da şansın çözebileceği tamir edilebilir unsurlardan -koşul, alışkanlık, çevre- söz ediyor olmak ilginç. Listenin kendisi de tamir edilebilir ruha dair bir şeyler söylüyor.

Kediyi Kurtar, Snyder’ın bir başka yöntemi. Aynı zamanda da sistemin ismini açıklıyor. En nahoş, huysuz, sert erkek kahramanın bile yumuşak tarafını göstermesi gerekir. Bir kediyi kurtarmalı ya da hemşire yarasına pansuman yaparken irkilmelidir. Bazen kullandığınız zalimce bir sözden en çok pişmanlık duyduğunuz anda ya da birinin acısına şahit olduğunuzda kendi kedi kurtarma anınızı düşünmek faydalı olabilmektedir. Hayatınızın filmi, karakterinizi nasıl yumuşatırdı?

Ben dağ hiperbolümdeki dramayı artırmak için kendime bir tarih koydum. Bu koşuyu, o gün dağın koşulları ya da hava nasıl olursa olsun doğum günümde yapacaktım. Terminler streslidir ama onları edebi tansiyona dönüştürürseniz karakterinizi desteklemenizi sağlayabilirler. Gereken çalışmaları zamanında tamamlayabilir miydim? Terminler korkunç olabilse de dramatize edilmiş terminler heyecan verir. Otobüs havaya uçmadan bombayı etkisiz hale getirmek… korkunç ama heyecanlı. Bir projeyi tamamlamıyorsunuz; bir bombayı etkisiz hale getiriyorsunuz! Bu tam bir kairos -zamanlamayı anlatıdaki kaosa uydurma- meselesidir. Terminler yıpratıcı görünebilir fakat ben onları günlük hayatımdaki dramatik araçlar olarak görmeyi faydalı bulurum.

Son olarak da her filmin iyi bir mottoya sahip güzel bir afişi olmalıdır. “Aşk özür dilemek zorunda olmamaktır.” “İnsan değil… Ama şimdilik…” “Savaşta ölen ilk şey masumiyet olur.” Şahsi hikâyemde bir doktor bana “Acı, bir işarettir” demişti. Bu söz bir mottoya dönüştü. Sizin mottonuz esprili ya da derin olmak zorunda değil. Berbat bir klişeden çekinmeyin. “Müzik, bağların en safıdır.” “Dil yabancı olmamalıdır.” “Egzersiz daha saf nefesler almaktır, hepsi bu.” Mottonuzu zihninizde yeterince tekrarlarsanız, durumunuza son derece uygun olduğunu düşünmeye başlayabilirsiniz.

Kurucu vuruş ve araçlar içeren bu türden bir hikâye anlatımı kahramanın yolculuğuyla çelişmez. Her ikisi de karakteri eski dünyasından çekerek çıkarıp zorluklarla karşılaştığı, gerçeklerle yüzleştiği ve hak ederek kazanılmış bir bilgelikle donandığı bambaşka bir dünyaya sokar. An itibarıyla en büyük arzunuz biraz kilo vermek ya da iş değiştirecek cesareti bulmak olsa bile, hedefinizi bir hikâyeye dönüştürmenize yardımcı olur.

 

Egzersiz: Her şeyi geçmişe bağlamak yerine geleceğinizle ilgili bir hikâye yazın. Hikâyenizi yapım şirketine sunacağınız bir senaryo gibi yazın. Kendinizi sonunda zafer kazanan ve -belki en önemlisi- özünü bulan kahraman olarak konumlandırın.

Gelecekteki kahraman benliğinizle ilgili iyi bir hikâye bulamazsanız üzülmeyin. Hikâyeniz hiperbollerinizden de çıkabilir.

Share This