Antik dönemlerden gelen müzik terapisi, halen daha bir çok yerde uygulanan tedavi yöntemidir.

Bu yöntemden yola çıkan “müzik ruhun gıdasıdır” deyişine göre düşündüğümde, her müzik ruha gıda olabilir mi? Pozitif ve negatif etki eden müzikler nasıl aynı kefede gıda sınıfına sokulabilir? Gıda kafamda iyi bir şey, beni besleyen, doyuran. Öyleyse negatif müziklerde gıda almış olamam diye düşündüm. Ancak atladığım bir ayrıntı vardı, gıdalar da kendi içinde farklı reaskyonlar sergiliyordu. Doyuran, formda tutan, zamanı geçen, zehirleyen, tansiyon yükselten…

Renklerin ve zevklerin tartışılmadığı tanıma göre, gıda verdiğini düşündüğümüz müzikler besin değerine, dinleyicinin, yorumlayanın bünyesine ve ihtiyacına göre farklılıklar gösterir.

Mesela; dinlendirir, aşka vesile olur, geçmişten bir ana taşır, hastalıklara şifa olur, duyguları aktarır, karamsarlığa sürükler, kafa şişirir, gaza getirir, damdan ya da köprüden attırır.

Acıya odaklı kişiler, içinde bulundukları ruh haline göre genellikle karamsar, olumsuz sözler içeren müzik türlerini tercih ederler. İçeriğindeki sözlerde kişi anlaşıldığını, yalnız olmadığını hisseder.
Alışkanlık halini alan bu tercih, zamanla ruhunu sinsice ele geçirir ve müzik eşliğinde, duygusallığın girdabında boğar.

“Karamsar müzikten, filmden, ortamdan
Al voltanı hemen, olma ruhundan
Teksin, yedeğin yok, bakım yap candan
Sen bir düşün bunu, yazayım yandan”

Babam ve Müzik
Konu müzik olunca, aklıma ilk önce babam gelir. Kendimi bildim bileli, babam evde bağlama çalıp, şarkılar söyler, bizlerde ona eşlik ederdik. Eve gelen-giden misafirlere adeta mini konser verirdik. Çok keyif almalarıyla beraber, babamla olan arkadaşça ilişkimize de şaşkınlıkla bakarlardı. Babam, öğretmenleri sayesinde sanat yönüne bir hayli katkıda bulunmuştur.

İlkokul müsamerelerindeki öğretmeni, tiyatro yeteneğini fark ettirmiş, bir başka öğretmeni şiir yazma yetisi kazandırmış ve ortaokul yıllarındaki öğretmeni ise sesinin güzelliğini fark edince, TRT kadrosunun sınavlarına girmesi yolunda destek olmuştur.

Fakat babam babasının onayını alamadığı için edilgen davranıp bu hayalini maalesef gerçekleştirememiştir. Yıllar sonra ukde olarak kalan hayaline bir parça katkı sağlar umuduyla, bulunduğu bölgede kültür merkezi kurmuş, tiyatro oyunları düzenleyip, oyunlar yazmış ve oyunlarda da bizzat yer almıştır. Bunun yanında bölgesel sanatçılara şarkı sözleri yazıp, bağlama ve oyunculuk dersleri vermiştir.

Toplumun bazı üyeleri, soyut görünen değerlerin önemini bilmezler. Sanatın karın doyurmayacağını, boş bir uğraş olacağını düşünenler halen daha çok fazla. Hatırlıyorum da babam tüm bunları icra ederken, bir yandan da “Kocaman adam nelerle uğraşıyor?” şeklinde eleştiriler alıyordu. Ben babama bu konuda her zaman saygı duydum.Yaşı kaç olursa olsun içindeki çocuğu ve coşkuyu hiçbir zaman öldürmeden, ilk günkü heyecanıyla hala zevk aldığı hobisini icra ederken, en başta bana ilham kaynağı oluyor. Tüm bunları yapmış olmasına rağmen yinede profesyonel anlamda sanatçı sınıfına giremediği için büyük bir ukde duysa da, ben bu kaygısının boşuna olduğunu düşünüyorum. Zira profesyonelliğin bir belgeyle yada kurumca belirlenmesinden ziyade, yaptığı işin ne kadar severek ve başarılı yaptığı ölçüsüne göre olduğu kanaatindeyim.

Bir Şarkı Patlat!
Evde yaşanan mini konserlerden kalma alışkanlığımı bilen arkadaşlarımın  “Hadi bir şarkı patlat da dinleyelim,” demeleriyle, okullarda ve arkadaş ortamlarında kendi çapımda şarkılar söylerdim. Sesim güzel mi, değil mi, hala bilemiyorum ama şarkı söylerken çok güzel duygular hissediyorum onu çok iyi biliyorum. Dinleyenler de aynı şeyi hisseder mi işte onu bilemiyorum.

Benzerliklerden Koroya
Sanata olan ilgimin babamla ne kadar da benzerlik gösterdiğini şu an yazdıkça daha çok fark ediyorum. Acaba kız babaya çeker teorisinden mi? Kendisini bu anlamda model mi almıştım?

Nitekim ortaokuldaki müzik öğretmenim, müziğe yatkın olduğumu düşünerek beni müzik kolu başkanı seçmişti. Her yıl koroda yer alırdım. Siyah etek, beyaz gömlek, siyah kurdele. Tüm üyeler bir aradayken aynı sesi çıkarıp, aynı görüntüyü sergilerdik. Tıpkı penguenler ülkesindeymişçesine uyum ve ahenk içerisindeydik.

İlk Maaşımın Enstrümanı
Bir gün oyuncak bir org geçmişti elime, kimindi onu bile hatırlamıyorum. Çalıp-çalamayacağımı denediğimde parmaklarımın yatkın olduğunu fark ettim. Notaları bilinçsizce çıkartıyordum, çok keyif alıyordum. “Keşke bu oyuncağın gerçeğine sahip olabilseydim,” diye düşünürken, birkaç ay sonra amcam bir arkadaşının ikinci el bir org sattığını söyledi. O sıralar lisede okuyordum, stajdan aldığım ilk maaşımı bir an önce alıp gelmesi için amcama teslim etmiştim. Org elime geçtiğinde nasılda heyecanlanmıştım. Bir sürü fonksiyonu vardı. İlk kez enstrümanım olmuştu. Müzik kulağım fena değildi ki birkaç denemede şarkıyı tamamlıyordum. “Eğil salkım söğüt eğil,bu benimki sevda değil” ilk çaldığım parçaydı. Parmaklarım notaların yerlerini ezberlemişti. Sorsalar hangi nota nerededir, bilmezdim ama melodiyi çıkartıyordum. Fantezi müzik camiasının “Oooo Kemal beyler de gelmişler,” giriş klişesini, eve gelen konuklara ortama renk katmak adına maalesef ben de yapardım:)

Orgun arka fondaki otomatik  “tıs tısss cıs tak tıs tıs tass” sesleri, şarkıyı ve beni iyice havaya sokardı. En çok imrendiğim ve bir türlü beceremediğim şey ise, çaldığım müziğe aynı anda şarkı söyleyerek eşlik etmekti.

Org’dan hevesimi alınca, o sıralar müzik bölümünü kazanan kardeşime çalışması için göndermiştim. Böylece çalmaya uzun zaman ara verdim. O kadar hevesle aldığım enstrümanıma haksızlık ettiğimi, yeteri kadar değer verip üzerinde durmadığımı ve tüm tekniğiyle, notasıyla öğrenerek çalmadığımı ise çok sonraları anlayacaktım…

Kardeşim ve Müzik
Kız kardeşim lisede bankacılık bölümünden mezunken, ÖSS’ de yine benzer bir bölümü kazanmasına rağmen, rotayı birden, müzik öğretmenliğine çevirdi. Yetenek sınavını kazandı ve oturduğu yere en yakın olan Erzurum Atatürk Eğitim Fakültesi’ne tercihini yaptı.
Bu ani rota değişimi hepimize çok şaşırtıcı ve heyecan verici gelmişti.

Fakat sesli düşünen iki kişi vardı ki aynı heyecanı duymamış olmakla beraber, yaptığı tercihi küçümsemişti.  Biri, okula kaydını yaptırmak için Erzurum’a giden kardeşimin otobüste diyalog kurduğu yaşlı bir amcaydı;

-Evladım nereye gidiyorsun?
-Erzurum’a gidiyorum.Üniversiteyi kazandım, okula kayıt yaptıracağım.
-Ne güzel, ne güzel, peki neyi kazandın?
-Müzik öğretmenliğini
-Ooo fizik mi? Aferin aferin
-Yok amca müzik müzik
-Müzik mi? Bende iyi bir şey kazandın zannetmiştim. 

Diğeri ise yakın çevreden biriydi;

-Sınavı kazandım hiç tepki vermemen çok şaşırtıcı..(?)
-Neyini tebrik edeyim canım, sanki Tıp Fakültesini mi kazandın?

Toplumun bu olumsuz seslerinden geçici bir süre etkilenmesine rağmen, yine de hedefine azimle ve istekle devam eden kardeşim, seçiminden gayet memnundu. En büyük destekçilerinden biri olarak, her yıl onu ziyarete gitmek benim için müthiş bir keyifti. Lapa lapa karlarıyla meşhur olan Erzurum’un, sıcak ve samimi öğrenci evinde soluklanmak inanılmaz huzur vericiydi. Üstelik her biri müzik bölümünde okuyan üç sevecen kızdan biriydi kardeşim. Akşamları harçlığını çıkartmak için sahne alan kardeşimi, ilk kez izlemeye gitmiştim. Sahnede kendinden emin duruşu, dinleyicinin memnuniyeti ve benim heyecanım hala dün gibi aklımda.

Mezuniyetine maalesef  iş nedeniyle gidememiştim. Fakat ailemin ve de en başta babamın orada bulunmasına kendimden daha fazla sevinmiştim. Malumunuz babam için müzisyenlik ukdeydi.
Hiç değilse kızı böyle bir bölümden başarıyla mezun olmuştu. O gün orada kızını gözleri dolarak, heyecanla izlerken, bir yandan da kızına bu anlamda destek olmanın gururunu yaşamış.
Ben ise tüm bu “mış” ları ve daha fazlasını babamdan dinlerken, mutluluktan dolan gözlerine yeniden tanık olmuştum.
 
İlk Mikrofon Maceram
İlk kez mikrofonla tanışmam, bir evlilik yıldönümünde, Kalamış’ta fasıla gitmemle oldu. Sanatçı konsept gereği arzu edene mikrofonu uzatıyor, şarkı söyletiyordu. Ben de söyleyebilmek için can atarken bir yandan da onca insanın içinde şarkı söylemekten tereddüt ediyordum. Nihayet cesurca bir karar verdim ve aldım mikrofonu. O günlerde moda olan “Sarı saçlarına deli gönlümü, bağlamışım çözülmüyor mihriban” şarkısını söyledim. Ne alakaysa, söyledikten sonra “başka şarkı mı yoktu?” dediğimi hatırlıyorum:) Çünkü şarkı kanunla hiç yakışmamıştı, neyse ki sanatçı uydurdu da bir şeye benzedi. Gelen alkışlarla daha da havaya girerken, bir yandan da arada bir detone oluyordum.
Bu işin en sinir bozucu yanı, mikrofonda kendi sesimi dinleyici gibi duyamadığım için ne yaptığımın çok da farkında olamamamdı. Şarkının sonunda teşekkür eden sanatçı, mikrofonu elimden almasaydı eğer saatlerce şarkı söyleyebilirdim.

Rastlantının Böylesi
Yıllar sonra başka bir evlilik yıl dönümümüzde bir başka fasıla gittik. Ortam gayet samimi, eğlenceliydi. Oradaki sanatçı da arzu eden konuklara mikrofon tutuyordu. Daha önce şarkı söylediğim hiç aklıma gelmemişti. Bu kez ben teklif etmeden mikrofon bana doğru çekilmişti. Org çalanlar eşliğinde “Cennete değişmem saçının telini, ömrümün yettiği kadar seni severim” şarkısını söylemiştim. Yine çok keyif almıştım. Sonrasında eşimle konuşurken birden o sanatçının Kalamış’taki sanatçı olduğunu anımsadık.Yıllar geçmişti aradan ve rastlantının böylesine doğrusu çok şaşırmıştık. Evren benim bir şekilde müzikle uğraşmamı istemiş olacaktı ki o sanatçıyı mikrofonuyla tekrar benim masama göndermişti.

Yaşam Okulunda Şarkılar
O sıralar Kuraldışı Yaşam Okulunda eğitimlerdeydim. Ders aralarında sesine güvenen arkadaşlar şarkılarını söylerlerdi. Bende “yaşam aksiyonu sever” deyişinden aldığım cesaretle şarkı söylerdim. Eğitmenimiz Nil, sesimi duyunca gündüz işimi bırakmamam gerektiği esprisini yapmıştı.

Esprinin açılımı ise “şarkıcı olmak istiyorsan boşa uğraşma, gündüz çalıştığın işi de bırakma” dır.

Neyse ki o sıralar zaten çalışmıyordum ziyanı yok:) Nil sesimi eleştirdikçe, ben reddedilme duygumun üzerine gidiyor, bir başka ortamda gene söylüyordum. Evrenin bana ikinci bir oyunu olsa gerek, bu sayede başka bir kazancım oldu. Yaşam hedef haritamın iki yıllık planında, geçmişte sahip olduğum orguma haksızlık ettiğim düşüncesiyle ve varolan yada sandığım yeteneğimi geliştirmek adına bu kez piyano satın alıp, piyano ve şan dersleri almayı hedef olarak yazdım. Böylece gördükçe bilinçaltıma çekiyorum.

Sahi müzik konusunu yazmak da nereden gelmişti aklıma?

Bir önceki şiirime, sevgili Berna Esin “Selen’imiz bu sözlere ritmik bir müzik bestelese, bu Kuraldışı’mızın  yeni yıl şarkısı olsa… Dileklerimi Evren’e gönderiyorum”  şeklinde yorum kattı ve bunu duyan Yüce Evren, tez elden müzisyenimiz Selen Servi’ye ulaştı. Cevap kısa zamanda geldi  “Bunlar ne güzel sözler. Beste için elimden geleni yaparım.” İşte tüm bu anahtar cümleler vesilesiyle bu kez bana bir sinyal geldi ve birden açıldı algı kapılarım. “Bundan böyle olumlu mesajlar içeren, şiirler ve şarkı sözleri yazabilirdim” … Neden olmasın ki? Hem bir şeyi dünyada bir kişi yapabiliyorsa, bunu yapabilecek daha çok kişi olduğunu da öğrendik. Öyleyse yıllar önce hep denemek istediğim, gözümde büyütüp, ertelediğim bu kapıdan girip yeni bir serüvene yol alıp, deneme vaktidir.

Potansiyelin neyse sorgula bir derinden
Sevdiğin uğraşların kaçırma koş peşinden
Yılma gelen olumsuz, sesli eleştiriden
Hepsi senin hayrına irdeleyip görürsen

Müzikle dost olmama ve tüm bunları sizlerle paylaşmama etken olan herkese teşekkürler…