Son günlerde  “2070’ten mektup” ya da “su hayattır” adıyla gelen sunuma mutlaka rastlamışsınızdır. “Kendimi suçlu hissetmekten başka bir şey yapamıyorum” diyor oğluna bir anne. “ Keşke zamanı geri çevirebilseydim.” diyor. “Geri dönebilseydim geçmişe…” 

Ben o geçmiş gündeyim işte. Her şeyin belki de hatta belki değil istenirse değiştirilebileceği günde. Ne yapıyorum birkaç bireysel çabadan başka? Neyi değiştirmeyi tercih ediyorum?

Hafta sonu sokaklarda, alış veriş merkezlerinde adım atılmıyordu. İnsanlar, hatta insanlardan daha fazla poşetler yürüyordu. Mağazalarda kuyruklar, sanki her şey bedava Tamamen reklamların esiri olmuşuz, alıyoruz, alıyoruz. Televizyonda bir kart reklamı gördüm; kadın Tatlı Cadı Sementa sanki bir “şık” yapıyor ayakkabı, bir “şık” yapıyor çanta, bir “şık” yapıyor kıyafetler… Tabi izleyen özdeşim kuruyor: “Ben de Sementayım, nasıl olsa kartla alacağım.” Gerekli gereksiz her şeyi alma arzusu dayatılıyor bize Televizyon aracılığıyla.

Reklamların en gözde hedefi kadınlar ve çocuklar. Kafamıza her zaman şunu sokmaya çalışıyorlar: Her şeyin daha fazlası, daha iyidir. Hadi reklamın temel amacı bu, dizilere ne demeli. Dizideki aileler fakirlikten kırılıyor ama ailenin birbirinden bakımlı genç kızları her gün başka kıyafet, kıyafete uygun ayakkabı ve çanta, onlara uygun her renk ve çeşit montlar, montlara uygun bereler ve atkılar… Çok basit görünebilir ama bunların gençlere ilettiği mesajlar nedir?

Artık televizyon aracılığıyla bize dayatılan tüketim çılgınlığına bir son vererek başlamalıyız bence çevremizi, gezegenimizi kurtarmaya. Bir düşünün en son neyi boş yere aldınız ya da birkaç kereden fazla kullanmadınız, bir kenara attınız?

İşin başka bir boyutu da dünyanın tüm kaynaklarını, tüm güzelliklerini aynı savurganlıkla yağmalıyor olmamız. Bir de her şeyi insan için yaptığımızı söyleyip aslında insanlara sadece zarar veriyoruz. En kötüsü de her şeyin ucunun en sonunda, o, her şeyden çok değer verdiğimizi söylediğimiz çocuklarımıza dokunması.

Yaşadığım şehirde yollardan, viyadüklerden çocuklara yer kalmamış durumda. Geçen akşam öyle bir sahne gördüm ki, yüreğim sızladı. Davutpaşa Metro durağının altı, o çevreyi çok iyi bilemiyorum, bir kaç köprü, alt yollar, üt geçitler, hepsi bir yerde birleşmiş ve aydınlık, boş bir alan oluşturmuş. İşte o alanda, duvarı kendilerine pota yapıp, top oynamaya çalışan çocuklardı gördüğüm. Düşünebiliyor musunuz tehlikeyi ve soludukları zehiri… İşte  onların dünyasına yaptıklarımızın sadece küçük bir örneği.

Güzelim dünyamızı betonlarla doldurduk. Çocuklara güvenle oynayabilecekleri, araba parkına çevrilmemiş iki sokak arası bile bırakmadık. Şimdi elinde biraz olanağı olan, çinde oyun parkı, havuzu vb. imkanları bulunan, yüksek katlı hapishanelere tıkılıyor. Olanağı olmayan ne yapacağını şaşırıyor.

Hayret ediyorum, önce insanları açlık sınırında yaşamaya mahkum ediyoruz, sonra aç insanlar bize saldırır diye, kendimizi dikenli tellerle çevrili, lüks yarı açık hapishanelere mahkum ediyoruz. Farkında olmadığımız hepimizin aynı geminin içinde olduğu.

Kendimize yaşam (!) alanı açmak için ormanları yağmalıyoruz (ağaçsız nasıl yaşanılabilecekse) sonra da neden hava kirli, neden yağmur yağmıyor diye şaşırıyoruz.

İşte bunlar ve bunlar gibi bir çok şeye engel olamadığım için; öğrencilerimin ve bebeğimin yüzüne bakarken ben de suçluluk duyuyorum.

Sadece suçluluk duymak yeter mi?

Çocuklar bir çok şeyi değiştirebilir ve biz bir çok şeyi değiştirebiliriz.

Yeter ki isteyelim. Yeter ki bu tüketimden, her şeye sahip olma bilinçsizliğinden vazgeçelim.

Ve en önemlisi çocuklarımızı televizyondan koruyalım.