Koşarak yanıma geldi, gözlerinin olduğu yerde iki karanlık çukur olan garip kütle. “Savaş var! Korunmalısın. Acele et sana zarar verecekler” sözlerinin döküldüğü ağzından nereye kadar olduğunu anlayamadığım ıssız bir mağara görünüyordu.

‘’Ona güvensem mi? Kaçsam mı, kalsam mı, nereye saklansam, nasıl korunsam?’’

Düşüncelerimi okumuş olmalı ki:
“Kendini bana bırak, ben seni herkesten her şeyden  korurum,” dedi inandırıcı, yaşlı bilge tonundaki bir sesle.

Gözlerimi kapattım, kollarımı savunmasızca sarkıtıp ona teslim oldum. Bedenime sıkıca sarıldı, her yerimi kapladı. İçerde sıkışmıştım, bastırıyordu sanki derimi içe doğru.

Ama korunaklıydı da bir yandan içerisi. Etrafımda çok kalın bir katman vardı beni saklayan, kimselere orada, onun içinde ne-kim olduğunu belli etmeyen kalın bir katman…Ve ulaşılamadığından ondan öteye, zararlardan-kötülüklerden-acılardan beni koruyan.

Evet, bir savaşı yarasız beresiz atlattıktan sonra bu kara, ağır, soğuk, sert çelikten zırhın beni koruduğuna inancım arttı.

Hatta artık ona alışmaya bile başlamıştım. Karanlıkların nefesinin ateşiyle dövülen demirden zırhım…

Ve parlak ve güçlü ve acımayan acıtmayan zırhım…

Her yere  taşımaya başladım onu yanımda ya da artık o mu beni taşıyordu yanceğizinde bilmiyorum. ‘İhtiyaç duyduğumda üzerime giyiveririm’ demiştim, bu ağır yükü taşırken teselli için kendime, zamanla onun beni taşıyacağını bilemeden.

Ona ihtiyaç duymalarım artmaya başlamıştı. Savaşlar mı artmıştı ne?

Tabi ki ya…Saldırılar ortasında kalmalarım çoğalmıştı ve iyi ki de zırh benimleydi. Yoksa neler gelirdi başıma kim bilir! Zamanla onu daha az çıkarır oldum üzerimden. Onunla, onsuzkenden daha rahat etmeye başlamıştım. Hatta onunla uyumaya, onunla yemek yemeye, onunla dostlarıma gitmeye, onunla sevişmeye…’Yok artık daha neler’ dediğinizi duyar gibi oluyorum.

İnanın bana, gerçekten onsuzluğu düşünemez hatta ondan önceki varlığımı hatırlayamaz olmuştum. Sevgili zırhım ve ben iyi bir ikiliydik. ..dik…dik…

Ta ki…

Dediğim gibi zırhım ve ben ayrılmaz olmuştuk. Dostumla oturmuş sohbetlerken, o saf sevgi dolu anda yanıma sokulana kadar. Yavaşça tekrardan içime sızıp oradan tüm bedenimi, sesimi, düşüncelerimi kaplayana kadar. Ve dostum ‘‘Sesin…bakışların değişti. Ne oluyor sana?’’ demese yine anlamayacaktım beni ‘korumaya’ gelen zırhcığımı. İyice arsızlaşmıştı. Şimdi yeri miydi yani dostla arama girmenin canım! Hem kimi kimden koruyordu ki şimdi? Amacı neydi bu…bu…karanlık bakışlı boşluk ağızlının?

Zaman geçti ve zırhımı çıkarmayı artık unutarak uykuya daldığım günlerden birinin sabahında aynaya baktığımda şaşakaldım dostlar.

O da nesi? Aynada kocaman bir kafa, onun kafası.

Kollarım ağır, ayaklarım ağır…

Gerçekten, abartmıyorum…Sen…o koca kafa zırh, uzun süre üzerimde durmaktan etime kaynamasın mı? ‘Hah, artık beni herkesten kendimden bile korursun’ dedim sinirle bir yandan da onu çıkarmaya çalışırken.

Olmuyordu, o ve ben iç içe geçmiştik ve hangisi bendim ayırt edemiyordum. Haksızlık etmeyeyim kendilerine. Sınırlarımı iyi koruyordu. Koruyordu korumasına da, ya yumuşacık bir dokunuşu, bir öpüşü, sarılışı, yağmurun tenime değişini, rüzgarın yanaklarımı okşayışını, kokuları, göz yaşlarını…Ya insansı yanlarımı, kuru bir yaprağın ezilirken çıkardığı seste farkındalığın içime dolmasını…Bunları yaşamam için kim koruyacaktı beni ondan- o korunaklı zırhımdan?

Affetmek…Sevgi vardı affetmekte, sevgiden doğardı affetmek, tekrar sevgiyi doğuruken. Affetmek kurtaracaktı beni bu zırhtan.

Ve kendimle bir sohbete durdum dostlar. Buyurun siz de dinleyin:

Sevgili kendim, seni ve herkesi ve her şeyi affediyorum. Seni sana ait olmayanlardan, tüm yüklerden özgürleştiriyorum. Bırakıyorum… Boşalan uçsuz bucaksız vadilerime, doğanın tüm seslerini dolduruyorum. Şimdi sevgili dostum, cancağızım, kendiceğizim gökyüzüne kollarını açan, yüzünü bulutlara yaslayan, yüreğini güvenle cesaretle yeşile bırakan güzel bir ağacım. Dallarımda şarkı söyler Huma kuşu, Simurg Anka kuşu. Su damlasıyken ben, söylediğim ilk şarkıyı söylüyorlar yapraklarımın nazlı salınışları arasında. Köklerim, börtü böceğin, çeşit çeşit canlının hayat bulduğu, bereketli toprağın en derinine-özüne; kucaklar gibi açılan dallarım şeffaf beyazlığın yayıldığı masmavi gökyüzüne uzanıyor. Duyuyorum artık sesimi, affettiğimde kendimi, her şeyi.

Demirden zırhım yavaş yavaş eriyor, benden ayrışıyor, akıp toprağa karışıyor, su oluyor. Artık ben kim, o kim, hepsiyle beraber biz kim…

Daha kolay anlıyorum, kabul ediyorum ve seviyorum.

Ağacımın damarlarına su yürüyor, can yürüyor dostlar.