Ben elbette bir akademisyen değilim. Ziraat mühendisi, gıda mühendisi, doktor ya da veteriner de değilim. Benim en sağlam özelliğim sahada oluşum. Ben üretim yapan, üretimin tüm aşamalarını merak eden, kulaklarını fazlasıyla açık tutan bir çiftçi ve gıdacıyım. Biraz buradan cesaret alıyorum; yazıp çizme, söz söyleme hakkım olduğunu da buradan düşünüyorum ki bildiğiniz gibi söylüyorum da. Hem de son gaz…

Yaz başlarken kendimce bir karar verdim; “İç karartıcı yazı yok; can yakma durumlarından uzak kalacağım.” falan dedim; birkaç hafta da güzel güzel sürdürdüm ama yok, ben uzak kalmak istesem kainat buna razı olmuyor. Geçtiğimiz haftadan bu yana, medyada pestisit yazıları aldı yürüyor. “Sen ne diyorsun bu işe Pınar?” diye başlayıp ağır metal kirliliğine uzanan, “Onu yeme, bunu yeme, ne yiyelim peki?” diye ilerleyen onlarca soru-cevap, onlarca sohbet… Genel yanıtları buradan da vereyim. Kendimce tabii…

Pestisit, zirai ilacın kalıntısı. “Zirai ilaç” falan deniliyor da “ilaç” kelimesi içeriği masum göstermesin sakın. Bu, tarım zehridir. Böceği, kurdu, solucanı, her şeyi öldürmek için atılır. Atılması gereken yüksek tehlike limitleri bellidir ancak bu zehirler son derece ucuz olduklarından köylü en fazla 1 gram atılması gereken yere 10 gram, 10 gram atılması gereken yere “Aman mahsulü böcek sinek yemesin” diye 100 gram atar. Yaşayacağı, yaşatacağı felaketi de bilmez. Gerçekten bilmez. Örneğin şu e-posta geçen hafta geldi:

Haftasonu Manisa, Alaşehir’in bir köyüne gittik. Her yer lebalep asma, bizim üzüm şöyle güzel böyle güzel derken bahçeye bir kamyonet girdi; ilaçlama kamyonu ama ilaç ne ilaç? Ne kadar atıyor? Karışımı nasıl ayarlıyor? Kaç zamanda bir geliyor? Hiç cevap yok. Bilmiyorlar. Sonra ev sahibi teyze bize sarma verdi. ‘Bizim burada her şey organik, yiyin’ demez mi… Ya teyze, biraz önce beni mi ilaçladı bunlar? Yanımıza da kattı bir yığın şeftali, kayısı. Bunları satmıyorlarmış. Ondan içinde böcek falan olurmuş. ‘Buna ilaç yok mu?’ dedim. Yokmuş. Ama yanındaki tarlayı ilaçladın. Uçmadı mı ilaç? Sudan geçmedi mi? Ben de çok vesveseliymişim. İlacın zararı böceğe imiş. O kadar inanıyor ki, tarlasındaki ilacı yese bir şey olmayacak sanıyor. Hakikaten farkında bile değil. Ne diyeyim bu duruma bilemedim. Ben ufacık bahçemdeki armudu ilaçlatmamak için etraftakilere direnirken… Böcek gitmezmiş. Sizin yöntem ile azaldı halbuki. En sonunda ‘O böceklerin de bu armuttan hakkı var. Gerekirse ben az yerim.’ dedim. Millet beni deli sanıyor sanırım.

Bunun gibi onlarcası… Konya’dan, Antalya’dan, Muğla’dan, Ödemiş’ten… Bir gün tüm bunları toplayıp yayınlarsak ciddi bir kaynak olacak diye düşünüyorum. Ben konuya, pestisite döneyim. Hatta pestisitin de bir adım öncesine gireyim.

Tarım dediğiniz, dikim dediğiniz işler önce tarlayı hazırlayarak başlar. Önce sürülür, sonra tırmık çekilir, arıklar açılır, fideler dikilir. Sonra sulama başlar. Sulama başlayınca da yabani ot başlar. Sarar fidelerin dibini. Başlar ot çapası işleri. Dört günde bir.

El çapası ile ince ince temizlenir fide. Sulandıkça, gün geçtikçe yeniden yabani ot bürür. Yeniden el çapası… 90 günlük domates en az 20 kez tarlaya çapacı sokar. Haliyle maliyet fırlar; iş zorlaşır; kâr düşer.

Tüketici diyor ki: “Bana ucuz mal getir de nasıl getirirsen getir.” Çiftçi zaten borcun altında bezmiş, bitmiş. Bu şartlarda en iyi niyetlisinin bile gönlü olması gerekenden olmaması gerekene döner kolayca. Kolaydır çünkü her köyün kahvesine mütemadiyen uğrayan, hatta oraya çöreklenmiş tarım ilacı mümessilleri vardır. İşin kolayını hemencecik gösterirler. Üstelik garantili! “Ot ilacı” adı ile masumlaştırılmış herbisit. Kısırlık ilacı yani. Eşleştirildiği modifiye hibrit tohumlar hariç, tarlada hiçbir yeşilin yaşamasına müsaade etmeyen acayip, garip bir zehir… Kullanım oranı nerede ise % 95. Zeytinden, fındık ağaçlarına kadar her türlü tarım alanı bundan nasibini alıyor… Yan etkileri mi? Bakınız Google.

Herbisit sonrası insiktesit, yani böcek-haşere ilaçları girer devreye. Şu bildiğiniz sinek-böcek ilaçlarının seyreltilmemişi… Böceği de öldürüyor sizi de. Neden yapılıyor? Ürüne kurt girmesin diye. Arındırılabiliyor mu? Hayır. Avrupa-Rusya elimize “bunlar yenilemez” diye bir analiz raporu verip TIR’lar dolusu malı çatır çatır geri gönderiyor. İmha ediliyor mu? Elbette hayır. Bizde yiyeni, seveni çoktur. “Şeftaliden kurt çıktı” diye kıyameti koparanlar falan…

Tarım bu ülkede böyle. Dikimde köylü kendisi zehirlenir, hasat sonrasında da alıcı sofrada zehirlenir. Önlenemeyen bir afet gibi bu düzen sürer gider. Kimse de ses etmez. Bir çok yerde, ruhunu satmamış pek çok biliminsanı anlatır ama onu da dinleyen çıkmaz. Yerel tabiatımız gereği, “ölmeyi bayılmak” sanırız, öyle pek de sallamayız.

Ben konuya devam edeyim. En çok kalıntı nerede kalır, onu anlatayım.

Önce ağaçlardan başlayayım: Narenciye yani portakal, mandalina, limon… Bunlarda başta Akdeniz Sineği’ne karşı olmak üzere son derece yoğun ilaçlama gerçekleşiyor. “Şu ilde yoğun, şu ilçede yoğun” demeyeyim. Zaten yaygın kullanım olan bölgeler artık herkesçe biliniyor. Sayın Yavuz Dizdar’ın “Portakal Zehirlenmesi” yazısını okumayan varsa okusun isterim.

Portakal aldınız, pırıl pırıl. Böyle hep aynı boyda, yusyuvarlak, kusursuz, tamamen turuncu falan… İşte o portakalı almayın. İstediğiniz şey doğal ürün ise beklentiniz de doğal olsun. Açıklı-koyulu, yeşilli, ton farklı, toplandığı günden son güne kadar kabuk ve meyve arasında yer yer boşluklar oluşmuş, hafif çürüğümsü, hafif koyulu-açıklı olan portakalı bulun. Bu işin doğalı budur.

Bulamadınız, buldunuz ama içinizde bir şüphe falan… En azından şunu yapın derim. Narenciyenin kabuğunu yemeyin. Sobaya, kalorifere falan koymayın. Oda parfümü yapmak için kullanmayın. Kabuğundan yapılma reçel yemeyin. Tekrar ediyorum, portakal, turunç, limon vesaire kabuğundan yapılmış reçeli yemeyin.

Elmada da beklentiniz aynı olsun. Elma dediğiniz tornadan çıkmış gibi olmayacak. Çekirdeğe yakın bir kurt deliği, üstünde çeşitli yerlerde inceden yara-bere, bir tarafa doğru eğik, simetrisi bozuk elma görmek sevindirsin sizi. Üreticiden %100 emin değilseniz kabuğunu mutlaka kalın soyun. Sirkeli su falan hikâye; çözmez. Özel meyve yıkama suları falan zaten zehrin ta kendisi…

Domates, salatalık, bamya ve kabak. Bu dört üründe durum çok tehlikeli ve haydi şu yukarıda saydıklarım bir nebze ama bunları emin olmadığınız yerden yemeyin. Zirai ilaçların bir yarılanma ve -nispeten- zararının azalması süresi vardır. Bu süreler de en az 7 gündür. Ancak saydığım bu dörtlü, her sabah tarlaya girip mahsulün toplanmasını gerektirir. Bir gün bile ara verirseniz yenilemeyecek kadar irileşir ve kartlaşırlar.

Günaşırı ilaçlanan tarlaların 7 gün boyunca kendi haline bırakılıp bekletilmesi söz konusu değildir anlayacağınız. Pazartesi ilacı atar, Salı ürünü toplarlar. Fasulye, barbunya, börülce ve patlıcan toplamalar arasında 5-6 gün ara bıraktırabilse de korkunç dörtlü bu fırsatı çiftçiye vermez. Çiftçi de zaten satılacak ürününü başka, kendi yiyeceği ürünü başka yerde yetiştirdiği için bunun sıkıntısını pek çekmez. Aman diyeyim.

Tarım ilacının insan vücudunda emildiği ilk yer kolon. Etrafınıza şöyle bir bakın; eşe-dosta, sağlıkçılara sorun. Hep aynı şey ile karşılaşacaksınız: Kolon. Ardından gelen kelimeyi yazmak bile istemiyorum. Gidişatı siz nasılsa sorarsınız. Algıda seçicilik başladığında kulaklarımız duyduklarını gerçekten duymaya, anlamaya, fark etmeye başlıyor. Derin bir nefes lazım bize, hepimize…

Çözüm? O da olacak. Sonra devam edeceğim.

Pınar Kaftancıoğlu

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/tarim-ilaclari-hakkinda-her-sey/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/tarim-ilaclari-hakkinda-her-sey/" data-text="Tarım İlaçları Hakkında Her Şey" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/tarim-ilaclari-hakkinda-her-sey/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>1997 yılında, çok sevdiği Ege’ye yerleşiyor Pınar Kaftancıoğlu. Önce Kuşadası’nda geçen birkaç yıl, ardından Aydın-Nazilli’de bir doğal kaynak suyu fabrikasını işletme, kızının doğumu, işlerin stresinden bunalıp fabrikayı devretme derken otuzlu yaşlarının sonunda emekliliğini ilan ediyor!</p> <p>Nazilli’de anadan kalma bakımsız araziyle birkaç zeytinliğini ıslah edip şu an yaşadığı çiftlik evini inşa ettirmeye karar veriyor. Komşuların yardımıyla yaylalardaki irili ufaklı araziye çekidüzen veriyor. Tarlalar sürülüyor, köydeki ineklerin dışkılarıyla gübreleme yapılıyor, dağ köylerinden hediye gelen fidanlarla tohumlar ekilip dikiliyor.</p> <p>Ve tarlalarda ilk ürünler çıkmaya başlıyor.</p> <p>“Kızım, İpek artık Milupa’nın ‘organik’ etiketli kavanozlarına mahkûm değildi. Kahvaltı masamızda hepsine isim koyduğum ineklerin sütleri ve o sütlerden yaptırdığım peynirler vardı. Ekmeği marketten almıyor, kendi fırınımda yapıyordum. Yumurtalar bahçenin sağından solundan, çoğu zaman da tavuklarımın folluğa çevirdiği ayakkabılıktan toplanıyordu. Zeytinden ve zeytinyağından bol şeyimiz yoktu. Bahçenin orasında burasında kendiliğinden yetişen otların her birinin bir adı olduğunu ve neredeyse hepsinden enfes yemekler yapıldığını öğreniyordum. Yılladır marketten aldığım kırmızı şeylerin, gerçek bir domates ile alakası olmadığını anladım. Havuçlar, marullar, fasulyeler, börülceler&#8230;”</p> <p>İpek Hanım Çiftliği böyle kuruluyor.</p>