Ne çok soru var cevap bekleyen. Ne kadar da çok bilinmez var şu yaşadığımız koca dünyada karşımıza çıkan. Hayat, sanki her köşe başına şaşırtmak için bizi bekleyen soru işaretli tuzaklarını saklıyor. Sanki dünyada bir biz kalmışız, tüm bu sorulara cevap bulmaya çalışan. O kadar yalnızız. Ama bir o kadar da kalabalık etrafımız. Her kafadan bir ses çıkıyor. Her ağızdan bir sözcük. Hiç kimse susmuyor.

Geçenlerde bir kitapta gördüm şu cümleyi: “Susmak kadar Tanrı’ya yakın başka bir şey olabilir mi?”

Gerçekten de öyle galiba. Keşke biraz susabilseydik. O dünyaya geldiğimiz ilk anda konuşmayı öğrenmeden önceki kadar açık kalabilseydik, sezebilseydik keşke.

Her sabah uyandığımızda, sanki dünya aynı dünya, biz aynı bizmişiz gibi görünürken bir anda her şey değişiveriyor. Hiçbir şey, hiçbir kavram ya da durum ezberlenmeye gelmiyor. Ne zaman bir şeyi öğrendiğimizi düşünsek, hayat aniden tam o şeyden aslında hiçbir şey anlamamışız gibi bir hale geliyor. Minicik bir dokunuşla tüm domino taşları birbiri ardından yıkılıveriyor. Ve bizim onları yeniden dizmemizi bekliyor. Öyle değil mi?

SAYFA-BOLUMU

Bir arkadaşım, yazılarım hakkında yorum yaparken “Aman sakın kişiselleştirme de Ayşe Arman’a dönmesin, sonra yazdıkların” gibilerinden bir şey söyledi. Bu biraz kafama takıldı. Biraz düşününce anladım ki ben asıl yazdığım şeyi kişiselleştirmeyi seviyorum, yazmak benim için neredeyse bir kendi kendine terapi. Düşünceler yazmadan kafamdan çıkmıyor. Hepsini aynı minicik alanda taşımaya, saklamaya çalışınca çok yer kaplıyor, konuşarak anlatmaya kalkınca da başım derde giriyor. Çünkü kimse dinlemekten hoşlanmıyor, herkes daha çok anlatmayı seviyor; zaten galiba ben de bu yüzden yazıyorum.

Geçtiğimiz yıllarda bir ara, bir yazım tekniği dersine gideyim diye düşündüm. En iyilerden birinin tanıtım kılavuzunda şöyle yazıyordu: “Ünlü yazar …….., yazmakla içini dökmek arasındaki farkı anlatıyor.”

Hemen vazgeçtim. Ben yazarken içimi dökmeyeceksem neden yazayım ki? “Yazar” etiketini alabilmek için mi? Bu arada içini dökmek demişken; bir gün Beyoğlu’nda tek başıma yürüyor ve yine kafamın içinden binlerce şeyi geçiriyordum. Yol kenarında kaldırımda oturan bir kadın gördüm. Genç ama çokça yıpranmış bir kadın. Yere çökmüş, etrafından kopuk; yara bere içinde ama incecik ve güzel elli.

Kucağında bir koliden yırtılmış minik bir karton parçasına, hiç de okunamayacak bir kırmızı kalemle, kısacık bir cümle yazmıştı. Başı öne eğikti. Tek başına kısa bir film gibiydi, fon müziği Beyoğlu olan. “Zor durumdayım.” Göz göze geldik. Bir bakış boyunca konuştuk, birkaç satır sustuk ve ben düşündüm.
SAYFA-BOLUMU

“Biz de demek geldi içimden, biz de çok zor durumdayız. Çok şey bildiğimizi sanıyoruz. Hiçbir şey bilmiyoruz. Anlıyoruz zannediyoruz. Oysa hiçbir şey anlamıyoruz. Neler oluyor? Neden herkes bu kadar telaşlı ve acımasız? Niye her şey bu kadar karmaşık? Ve niye sevgiden bu kadar uzaklaştı insanlar? Çocuklar… Bir onlar anlıyorlar. Biz çalışıyoruz, çabalıyoruz ama sonunda tüm sorular yine çalışmadığımız yerlerden geliyor. Evet, zor durumdayız ama buralarda hiçbir şeyin kolay olmayacağı daha gelirken belli olmuştu. Yıkacak, yeniden yapacak, düşünecek, paylaşacak çok şey var.

İşte böyle. Kuraldışı’yla uzun yıllardır tanışsam da buralar benim için çok yeni. Ve aslında bu dergiyle hep birlikte yepyeni bir serüvene başlıyoruz beraberce. Okuyanlar yazılarda içimden dökülenleri bulacaklar. Bir de melek kartı mesajları ara sıra. Bugünün kartı “doğruluk ve bütünlük.”

Derler ki; hayatınızda olan ama yüksek niyetinizi yansıtmayan her şeyi serbest bırakmaktan daha doğrusu onlardan vazgeçmekten çekinmeyin. Mucizeler, ancak kendimize karşı tamamen dürüst olduğumuz, zihnimizi ve ellerimizi açıp, bilinmez gelecekte, vazgeçmeye cesaret ettiğimiz şeylerin yerini dolduracak boşluğa açık olduğumuzda ve bizim hiç düşünmediğimiz yollardan gerçekleşir.

İnanmak onu bize getirecektir.

Sevginin ışığıyla herkese merhaba…