Bir kaç gün önce, Randy Pausch’a ait ‘Son Konuşma’ adlı kitabı okudum… Bu kitap hakkında mutlaka duyumlarınız olmuştur. Basında da, Kuraldışı Sitesinde de tanıtımı yapılmıştı.

Şu günlerde bir çok yazar, pozitif hayat felsefesini dünya ile paylaşıyor, ancak Randy Pausch’u bunlardan ayıran, Pankreas kanserinden ölüyor iken bu kitabı yazmış olmasıdır.

Kitap, Saim Koç’un her zaman vurguladığı ‘yararlılık ilkesine’ çok güzel bir örnek oluşturuyor.

Çünkü yazar bu kitabı, henüz yaşları çok küçük olan 3 çocuğuna, ileriki yaşlarında baba nasihati olması için hazırlamış.

Ölmeden önce bunları dile getirmek yazara fayda sağlamış ve vicdanı da ruhu da rahatlamış, çocuklarına ileride fayda sağlayacağına zaten şüphe yok, veee tüm dünyaya şimdiden fayda sağlamış durumda.

Kendisi için iyi olan, tüm dünyaya da iyi geldi !

Kitabın dili yalın ve akıcı, içeriği ise, sanki ölmekte olan birine değil de, yaşamakta olan birine ait.

‘Son Konuşma’, yazarın durumu da göz önünde bulundurulduğunda, okunması gerçekten gerekli olan bir kitap.

Ölmekte olan birinin hala sahip olduğu yaşam sevinci, yaşadığını zanneden bir çok yaşayan ölüyü yeniden hayata kazandırabilir.

Çünkü ölüyor da olsak, yaşıyor da olsak, değişmeyen gerçek, hayatın her şartta devam ediyor olması ve her saniyesinin yaşamaya değer olduğudur, özellikle de kalan saniyelerimiz sınırlı ise !

Şimdi size tanıdık bir duygudan bahsetmek istiyorum.

Hani koca bir kitabı okursunuz ve içinden bazen bir tek cümledir sizi vuran, kendinize gerçekten kattığınız.

O cümle size bir bilinç sıçraması yaşatır.

Bu kitaptan kendime kattığım ve gelişim yolculuğundaki herkese yararlı olacağını düşündüğüm cümle şöyle:

Randy Pausch, hayatımız boyunca önümüze çıkan engelleri/sorunları, ‘Tuğla Duvar’ olarak tanımlıyor ve diyor ki:

”Tuğla duvarlar, yeterince çok istemeyen insanları durdurmak için var. Diğer insanların ise durmamaları için oradalar. Tuğla duvarların orada olmasının sebebi, bize, bir şeyi ne kadar istediğimizi görme şansı veriyor olmasıdır.”

 Ne kadar güzel özetlenmiş, değil mi ?

Hakikaten de, hayatımızdaki tuğla duvarları ya yıkana kadar uğraşıyoruz ya da bir kaç kez duvara çarptıktan sonra vazgeçiyoruz.

Toplumdaki genel eğilim, vazgeçmekten yana….

Vazgeçtiğimizde ne oluyor peki ?

Kendi gücümüzü yadsıyoruz ve adına ‘öğrenilmiş çaresizlik’ dediğimiz hastalığa yakalanıyoruz.

Çareyi başka insanlarda/olaylarda aramaya başlıyoruz, yani özgürleşelim derken, bağımlı hale geliyoruz.

Peki ‘gerçekten’ istersek, aşamayacağımız bir tuğla duvar var mı?

Elbette yok !

Her duvarı yıkacak güç içimizde bir yerlerde var ve kullanılmayı sabırsızlıkla bekliyor.

Duvarın sert ve sağlam görüntüsünün yanılgısına yenilmediğimiz sürece, karşımıza dikilen hiç bir duvar varlığını sürdüremez.

Tüm tuğla duvarların en büyük amacı, kararımızın kesinliğini sorgulamaktır, sabrımızı ve irademizi sınamaktır, yaratıcılığımızı ortaya çıkarmaktır ve sorundan uzaklaşarak çözüme yaklaşmamızı sağlamaktır.

Aslında tuğla duvarların hepsi aynıdır ! Daha zor ya da daha kolay diye bir tanımlaması yoktur!

Onlara ‘büyük, güçlü, imkansız, zor’ etiketlerini takan kendimizden başkası değil.

Eğer gerçekten kararlıysak, hiç bir bahane arkasına sığınmadan hedefimize kilitlendiysek, duvarlarımızı aşmamıza yardımcı olacak irade, güç ve yaratıcılık da çok geçmeden ortaya çıkacaktır, yeter ki o meşhur ilk adımı atalım ve bir sonraki adımları atmaktan da geri durmayalım.

BEN, buna yürekten inanıyorum.

Hadi ! Hemen şimdi, tuğla duvarlarımızla yüzleşelim ve kolları sıvayıp balyozu yanımızdan eksik etmeyelim!

Son Konuşma