Denize falan da gittim ben bu hafta. En son gittiğimde 2002 idi sanırım. Durum vahim… 2003′te İpek’in doğumundan sonra biyolojik halimi sosyolojik ve psikolojik durumlarımın yıldızları ile barıştıramadığımdan olsa gerek uzunca bir ara vermiştim. Aslında ben girerdim, hatta bayılırdım da… Mayo – bikini olaylarına kendimi pek yabancı buldum desem… ”Kendimle barışığım” deyince yırtabiliyorsunuz.

Dağ-tepe kültür turizmini, özellikle gastronomi seyahatlerini daha bir tercih ediyorum. Hem heyecanlandırıyor, hem mutlu ediyorlar. Yıllar yıllı Ankara’nın doğusu ağırlıklı gezilere devam… Sadece işte bu yıl, bu gidişatta ufak bir gedik açıldı; ben de kendimi burada buldum. Sokaklar akıyor, insan seli adeta. Otelden meydana doğru yol altı yüz metre; yolu geçmek yirmi dakika… O karmaşayı görünce de aynen tornistan, otele… Bu kez oluyor otuz dakika. Sırtlarına çarpmadığımız insan kalmadı yolda. Yaya yollarına saçılan masalar sağ olsun…

Her sene turizmin bittiği bir turistik bölgemiz olur illa ki. Kuşadası biter; Didim biter; biter de biter… Her sene oturulur, ”Şu oldu, bu oldu, ondan…” diye herkese yüklenilir. Türkiye’nin tanıtımının iyi yapılmadığı söylenir; Yunan Adaları’na gidenler suçlanır falan. Her sene iflas eden dükkânlar olur; bir umut, afakî hava paraları ile açılan işyerleri, kapanan işyerleri… Turizm sektörünün kurdu değilim ama uzak olduğumu da söyleyemem. İçinde olduğum senelerde de aynıydı ana sorun, şimdi de aynı. Hiçbir şey değişmiyor garp cephesinde.

Yerli-yabancı hiç fark etmiyor, daha havaalanında turisti söğüşleme işi başlıyor. 1 lira maliyeti olan şey inceden bir kâr ile kaça satılır? 2 diyelim. ”Hayır, ben onu 20′ye satacağım. Hatta saf turisti bulursam elinden, cüzdanından 20 deyip 20 Euro çekerim” dedikleri an turizm zaten bitiyor.

O turist gidip taksiye biniyor; İstanbul kültür turu atmadan oteline ulaşamıyor. Hiç denediniz mi son zamanlarda Sultanahmet’ten taksiye binmeyi? Ben denedim; almadılar. Çünkü Sultanahmet’ten Beşiktaş’a giden yolun Tuzla’dan geçmediğini biliyorum. Elimde içinden istediği gibi banknot çekilebilecek bir Euro destesi de yok. Haklılar kendilerince.

Oteller ayrı hikâye. At etinden kebap, sahte rakı, üzerlerine atılan lokum kutuları, nazar boncukları, ”Madam? Madam!” nidaları ile sevgiye boğulan turistler bu süreçten sağ çıkarlarsa Kapalıçarşı-Topkapı etabına hak kazanıyorlar. Çin malı halı, Hint malı kumaş derken madden – manen tükenip ”Haydi bari sessizce sahilde yürüyelim, bir gece kulübüne gidip kafa dağıtalım” derlerse işte o zaman vay hallerine. İşin içine bir de cinsel taciz giriyor. Sonra esnaf kara kara düşünüyor: “Turizm neden bitiyor? Yok, efendim bu yıl okeye dönüyor…”

Ülkesine sağ-salim döndüğünde ne anlatacağını kimse tahmin etmiyor mu? Dört yanı gerçekten eşsiz, gerçekten harikulade bu güzel ülkemde beni en çok bunlar utandırıyor. Bunun namuslu, ahlaklı bir yolu yok mu? Vardır illa ki… Temizlenmek lazım: ahlaki, vicdani, ticari açılardan… Üretmek, hayal etmek, talep etmek, yaratmak, farkında olmak lazım.

Alıyorum çocuklarımı bir otele gidiyorum. Çocuklar ”Acıktık” diyorlar, her büfeye, masaya hücum ediyorlar. O anda ben ”Ay! Ne yiyorlar acaba?” dersem, havuzdaki en ucuz klor benim burnumu, kızımın gözlerini yakarsa, ikindide istediğim çayın geçen bayramdan beri demlendiğini hissedersem, masaya servisi güler yüz ile yapacak bir servis elemanı bile denk gelmezse, ortalıkta gerçekten güzel ve hafif bir müzik çalmıyorsa ben oraya bir daha gelmem. Her şey bu kadar basit. Uyumak için yatağı açtığımda sakız gibi sabun kokusu alamıyorsam, TV’de iki dandik kanal ile karşı karşıya kalıyorsam, gazete arıyorsam ama sen onu bile düşünememişsen ben sana bir daha gelmem.

Turizm çok güzel bir gelir. Ağzımıza-yüzümüze bulaştırmadan, tertemiz, helal edilen, teşekkür edilen bir kazanca dönüştürürsek bunun sürekliliği olacak. Bu aşırı para kazanma, para ile para kazanma, ”Para, paraaa, daha çok paraaaa” olayını bir yerlerden tersine çevirelim yahu; vallahi yaparız istesek… Uyanık olmak sahtekâr olmak, ona buna hile karıştırmak işine dönmesin. Beri kalsın öyle kazanç. İyi bir hizmet, iyi bir ürün için ben elbette öderim. Zevkle de öderim ama lütfen sen de hak et onu. Temizlik, iyi niyet, gerçeklik ve güler yüz… Yağmur duşlarından çok bunları bekliyor gelen-giden… Kimsenin hakkımı yemesini istemem ben. Birilerinin başkalarının hakkına tecavüz etmesini de kabul edemem. Bir yerlerde unuttuğumuz saygı ile başlayacak herkes. Kendi ülkeme, kimliğime saygı ile… Ne diyeyim; benden bu kadar turizm yorumu…

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/turizm-halleri/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/turizm-halleri/" data-text="Turizm Halleri" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/turizm-halleri/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>1997 yılında, çok sevdiği Ege’ye yerleşiyor Pınar Kaftancıoğlu. Önce Kuşadası’nda geçen birkaç yıl, ardından Aydın-Nazilli’de bir doğal kaynak suyu fabrikasını işletme, kızının doğumu, işlerin stresinden bunalıp fabrikayı devretme derken otuzlu yaşlarının sonunda emekliliğini ilan ediyor!</p> <p>Nazilli’de anadan kalma bakımsız araziyle birkaç zeytinliğini ıslah edip şu an yaşadığı çiftlik evini inşa ettirmeye karar veriyor. Komşuların yardımıyla yaylalardaki irili ufaklı araziye çekidüzen veriyor. Tarlalar sürülüyor, köydeki ineklerin dışkılarıyla gübreleme yapılıyor, dağ köylerinden hediye gelen fidanlarla tohumlar ekilip dikiliyor.</p> <p>Ve tarlalarda ilk ürünler çıkmaya başlıyor.</p> <p>“Kızım, İpek artık Milupa’nın ‘organik’ etiketli kavanozlarına mahkûm değildi. Kahvaltı masamızda hepsine isim koyduğum ineklerin sütleri ve o sütlerden yaptırdığım peynirler vardı. Ekmeği marketten almıyor, kendi fırınımda yapıyordum. Yumurtalar bahçenin sağından solundan, çoğu zaman da tavuklarımın folluğa çevirdiği ayakkabılıktan toplanıyordu. Zeytinden ve zeytinyağından bol şeyimiz yoktu. Bahçenin orasında burasında kendiliğinden yetişen otların her birinin bir adı olduğunu ve neredeyse hepsinden enfes yemekler yapıldığını öğreniyordum. Yılladır marketten aldığım kırmızı şeylerin, gerçek bir domates ile alakası olmadığını anladım. Havuçlar, marullar, fasulyeler, börülceler&#8230;”</p> <p>İpek Hanım Çiftliği böyle kuruluyor.</p>