Ne yapsam, ne etsem de hem kendi yolumda yürüsem hem başka yolların açılıp ferahlamasına katkıda bulunsam?

Nasıl bir tavır içinde yaşasam da, kimseye ve hiçbir şeye taraf olmaksızın ve zarar vermeksizin kendi içimden gelene sadık olsam,  kendi biricikliğimi yaşayan olsam? ‘Dünyam’ ın daha yaşanabilir, yaşatabilir, üretebilir ve sevgi dolu olması için nasıl düşünüp-hissedip-davransam?

İçimdeki ve dışımdaki ızdırapların hissiyatında olup da durmak, hiç bir şey yap(a)mamak, bir yandan da her ortamda ‘vah vah’ çekmek. Gidişattan dem vurup kendimi ve etrafımı daha da sorun girdabına sokarken acılara garketmek…En ciddi, ateşli sosyal ve bireysel gelişim konuşmacısı olurken, hiçbir şey için hiçbir yerimi kıpırdatmamak. (ağzımdan başka) Belki nutuklar atarak kendimi biraz olsun rahatlatmak. Bilmem… belki bu da bir adımdır, kim bilir bir gün konuştuklarımın hayaleti karşıma dikiliverir ansızın. Belli mi olur dostlar hayaletler gerçeğe dönüşüverir , ne dersiniz?

Yok, bu durma hali bana göre değilse; savaşmak. Sınırlarımı korumak için, haksızlıkları yenmek için…Yozlaşmaya, tüketime… insanı, insana-hayvana-doğaya-cansıza en çok da kendine eziyet ettiren zihniyete, bu zihniyeti daha da güçlendiren tüm uyaranlara-sistemlere karşı savaşmak.

Karşısında olmak birinin bir şeyin. Yenmek…Yensem dahi bir şeyi birini, savaştan kayıpsız, eksilmeden çıkamamak. Savaşırken savaş bilincini daha da arttırmak, beslemek, nesillerin içine daha da güçlü yerleştirmek…Peki, düşman sandığım ya düşman değilse…ya düşman, beni sahte düşmanlara yönlendirirken kendi başka kılıklarda yakınlarda, civarımda dolanıyorsa elini kolunu sallaya sallaya…Ya düşman yoksa! Kimle, ne için savaşmak…Savaşırken, savaşılanı bil(e)memek…

Ömer Hayyam’ın dizelerinde anlattığı gibi; yokuşun başındaki düşmanla vuruşmaya giderken  kendimle karşılaşıvermek…

Ya da barışmak, barışık olmak, barışın sesi, bakışı, dokunuşu, kokusu, hissiyatı…olmak. İlla önce kendimle. Sonrası öncesi kalır mı ki o zaman? Aynı anda, dünyayla insanla yani yaşamın ta kendisiyle barışmak. Barış için barışçılık yapmak…Barışın ta kendisi oluvermek. Ne bileyim belki de yüreğimin atışıyla dua etmek. Evrene kendim ve yakınlarım dışında, başkaları ve tüm dünya için de iyi niyetler ve sevgi göndermek. En azından mesela…

Peki kendi bilincimi yükseltmek…Nasıl bir yol? Yükselen bilincimle başka bilinçleri de beslemek? Mesela yani…Bildiğimi, sevgi ve barış diliyle anlatmak.Anlamak, dokunmak, el ele tutmak, güç vermek. Konuşmak, yazmak, eyleme geçmek, yürümek, bağırmak, toplanmak, illa kendi süzgecimden geçirmek, hazır sunulanı almadan önce sorgulamak, yorumumu katmak, ayırmayı-birleştirmeyi-ayıklamayı-tamlamayı bilmek…Dokunmak bir ele daha ve belki bir yumruğun açılışına şahit olmak. Açılan avuç içine, bebeğin uykudaki kokusunu fesleğen yaprağına sararak bırakmak…

O, bu, şu, hiç biri, hepsi belki…

Hangi yol doğru ve benim?

 Ya yanlış yaparsam…ya bu değil de diğeri iyi olansa…sa,sa…
‘Doğru-yanlış yok, sadece olan var.’ diyor aydınlar. 

Öyleyse, ne yapsam ne etsem de ‘olanımı’ ifade etsem şu koca dünyada…

Varlığıma hizmet edene ve içten huzurlu onay sesini alana odaklansam, peki nasıl olur?  Bu sesi duymak, duy(a)mamak, duymazlıktan gelmek, duyup da susmak, duyup da durmak ya da duyduğuma güvenip harekete geçmek… Yeterki çözüm olsa odak, yeterki yönüm ışığa dönse, yeterki karar bütüne katkısı olan çözümün parçası olmak olsa…

Şu an değilse bile, olabilirliğini araştırmak…

Ya da hiç biri olmasa ne çıkar, o da bütünün parçası, evrenin bir hali işte. Yollar biçim biçim. İstediğim yolu seçebilirim. Yalnız seçimime dikkat etsem iyi olur. Hangi yolu seçtiğim benim kim olduğumu belirleyecek. Ya da belirli olanı deneyimletecek.

Belki tüm bunlar, boyumdan büyük, kocaman laflar. Belki şu an sadece zihnimdeler. Ve bir gün, kendi zamanımda an gelir, zihnimden yüreğime akarlar.

 Umutla…Eşsiz öz doğamıza sevgimle ve saygımla.

*İlham kaynağım www.cihangiryoga.com sitesinde yazısını okuduğum yoga hocası Defne Suman’a teşekkür ederim. Ona   yazdığım küçük yorumumu genişleterek  sizlerle de paylaşıyorum.