Yıllar önce, yaşam koşullarımdan çok bunaldığım ve yaşanan streslerden dolayı dibe vurduğum bir Cuma günü, ani bir karar vererek kısa bir tatile çıktım.

Yolculuk beni Göynük’e götürdü… Otobanı aştıktan sonra Göynük’e giden o doğal yol beni rahatlatmaya başlamıştı bile… Bu, doğru bir karar verdiğimin en büyük işaretlerinden biriydi.

Daha bir çok işarete şahit olacağımı o anda elbette bilemezdim.

Dar bir asfalt yolda ilerlerken, çevredeki ormanları ve yıldızlarla kaplı gökyüzünü seyre dalarak yola devim ettim.

Göynük’e vardığımda oradaki dinginlik ve huzur beni çok etkiledi, tam da ihtiyacım olan şeydi.

Az sayıda nüfusu olan bu güzel belde, güler yüzlü insanlarla doluydu.
Sokakta yürürken herkes birbirine gülümseyerek selam veriyor, hal hatır soruyordu. Hatta yabancılara bile…

Sıcacık bir ortam beni sarıp sarmaladı…

Pansiyonda pişen yemekler bile misafirlerin arzusuna göre hazırlanıyordu.
İnsanların mutluluğu her hallerinden belliydi ve bu mutluluğu gelen yabancılarla paylaşmaktan da büyük keyif alıyorlardı.

Ertesi gün Göynük sokaklarında dolaştım. Her yer tertemiz, insanlar pozitif, evler bakımlı, bahçeler bakımlı, el işçiliğine hala önem veren kendini işine adamış esnaflar, birbiri ardına beni şaşırtmaya devam etti.

Dikkatimi çeken bir başka konu ise, bir çok evin kapısının üzerinde evin anahtarlarının asılı olmasıydı…

Önce anahtarı kapının üzerinde unutmuşlar diye düşündüm, fakat bu manzaranın sayısı o kadar çoktu ki, bu kadar fazla insanın aynı gün içerisinde aynı unutkanlığa düşmüş olmalarının tesadüf olamayacağına karar verdim ve sordum: ‘Neden evlerin anahtarları kapı kilidi üzerinde duruyor? Hiç korkmuyor musunuz?’

Gelen cevap inanılmazdı… Hırsızlık oranı orada % 0 idi!

Orada karakol veya jandarma da yoktu, çünkü bugüne kadar kanunları korumaya gerek olmamıştı, zaten her şey kendiliğinden işliyordu.

Orada gece kulübü, taverna, disko, internet cafe gibi yerler de yoktu, insanlar bunlara ihtiyaç duymuyordu. Mutlu ve doyumlu yaşamlarını destekleyecek neye ihtiyaç varsa, onları oluşturmuşlardı.

Akşam üzeri çarşıyı dolaşırken bir dükkana girdim ve son derece güler yüzlü, pozitif bir satıcı beni gülümseyerek selamladı. Dükkanın içindeki hava o kadar ferahlatıcı ve huzur vericiydi ki, burada yaşayan insanların sihrini sormaya karar verdim ve dükkan sahibi ile sohbete başladık.

Ben tek bir soru sordum: ‘Burada herkes mutlu görünüyor, bunu nasıl başarıyorsunuz?’ diye…

Gelen cevap uzun ve çarpıcıydı…

Dükkan sahibi yüzündeki mutluluğu koruyarak şöyle dedi:

‘’Burada herkes birbirini bilir, tanır. Dışarıdan göç oranımız sıfırdır. Göynük’ün etrafı dağlarla çevrili olduğundan coğrafi konumu kasabanın büyümesine elverişli değildir, inşaat yasağı var. Bizler sabah kalkar ailemizle mutlu bir kahvaltı yaparak güne başlarız, sonra iş yerimize geliriz ve o güne yetecek kadar parayı (bazen de fazlasını) kazanır akşamüzeri dükkanı kapatıp evimize döneriz. Dostlarımızla görüşüp, sohbet eder güleriz. Hafta sonları göl kenarına mangala pikniğe gideriz, doğayla bütünleşiriz.

Ruhumuz daralmadığı için kaçıp gidecek bir diskoya ya da tavernaya ihtiyaç duymayız, kendi eğlencemizi kendimiz yaratırız ve kimlerle vakit geçireceğimize biz karar veririz.

Sizler şehir hayatında bunun tam tersini öğrenerek yaşıyorsunuz.

Doyumlu bir yaşam sürmenin anahtarını sadece ve sadece çevre koşullarında arıyorsunuz. Ve bu koşullara ulaşmanın tek yolu çok para kazanmaktan geçiyor yanılgısındasınız.

Öncelikle amacınız iyi para kazabilecek bir meslek edinmek oluyor, çünkü siz de komşunuzun sahip olduklarına sahip olmak istiyorsunuz. Olmadı kredi kullanıyorsunuz… Her zaman daha iyi bir ev, daha iyi bir araba, daha lüks bir yaşam… Tüm bunlar için o kadar çok çalışıyorsunuz ki, değerlerinizden o kadar çok ödün veriyorsunuz ki, bu lüksü sürdürecek parayı kazanmak için daha da fazla çalışmanız gerekiyor.

Hayatınızda ne zaman bir üst ‘statüye’ geçseniz, bu sefer de o konumunuzu korumak için kaybetme korkusuyla savaşarak daha fazla çalışıyorsunuz.
Yediğiniz günde 3 öğün yemek, onu bile ağız tadı ile yiyemiyorsunuz.

Evinizde bir sürü elektronik eşya var mesela ve çoğunu kullanmaya vaktiniz dahi yok, ama her ay elektrik faturalarını, televizyon taksitini, ev kiranızı, kredi borçlarınızı ve  site aidatınızı ödemeye devam ediyorsunuz.

Bahçe içinde bir ev hayalinizi gerçekleştirdiğinizde ise, o bahçede dolaşmaya, gülleri budamaya, mangal keyfi yapmaya vakit ayıramıyorsunuz, çocuklarınızın büyümesine dadılar tanık oluyor, bahçenin güzelliğini bahçıvanlar yaşıyor, arabanın sürüş keyfini şoförler tadıyor ve tüm bunları siz finanse ediyorsunuz.

Tüm bunları elde edenler toplum tarafından mutlu kişiler olarak görülüyor, ne ironik değil mi?

Elde edemeyenler ise ömürlerini ya hayıflanarak ve kıskanarak geçiriyorlar ya da o standartlara ulaşmak için gayrikanuni yollara başvuruyorlar. Hırsızlık, kapkaç, tecavüzler, cinayetler, hepsi birbirini doğuruyor. Karakollar ve mahkemeler insan kalabalığından geçilmiyor.

Sonuç, parası olan da olmayan da mutsuz, çünkü herkes korkularına korku ekleyerek yaşamaya devam ediyor.

Bu çarkın içinde yaşamaya devam ettiğiniz sürece, koşullarınızda bir iyileşme aramak sizi kısır döngünün içinde yaşamaktan öteye götüremez.’’

Bu konuşma karşısında yaşadığım duygu karmaşasını anlatmaya kelimelerim yetmez, çok etkilenmiştim…

Ve o, konuşmasını son bir cümle ile noktaladı: ‘’ Daha iyi koşullarda yaşamakta bir kötülük yok, ancak bu koşulları belirleyen uğrunda feda ettiklerimizdir.’’