1990 yılında babamı kaybettikten bir süre sonra evimize geldi Bistan. Daha ortaokul öğrencisiydim. Annem bir anaokulu işletiyordu. Okuldaki çocuklardan birisinin annesi Ankara Samsun asfaltının ortasında bir kedi yavrusu görüyor. Kuvvetle muhtemel annesi taşırken ağzından düşürmüş ve geri dönememiş. Buna ancak Şükran Hanım bakar, deyip yavruyu alıp bize getiriyor.

Bistan… Henüz gözleri açılmamış, kuyruğunun ucu hafif kırık zavallı sokak kedisi. Ama dünyanın belki de en şanslı kedisi çünkü bizim eve gelmişti. Bizim evde hayvanların insanlardan farkı yoktur.

Bistan’ın daha gözleri açılmamış. Sürekli ağlıyor. Bir kulak damlasıyla besliyoruz onu. Annem bir tülbentle beline sarıyor Bistan’ı. Sanki bebek gibi. Oradan indiği anda ağlamaya başlıyor. Annemin sıcaklığı ona da yuva oluyor.

Gözleri açılıp da biraz zaman geçtiğinde biberonla beslemeye başlıyoruz. Nereye gitsek yanımızda. Henüz birkaç haftalıkken ailece Kızılcahamam’a gidiyoruz. Yağlı güreş festivaline. Bütün aile oradayız. Bistan da yanımızda. Piknik örtümüzün üzerinde oynuyoruz. Derken herkes gözünden kaçırıyor ve Bistan yok oluyor. Aramalarımız sonucu amcamın arabasından bir ses geliyor. Bistan’ı ön motor deliklerinden bana bakarken görüyorum. Öyle bir yerden girmiş ki onu çıkartmak için çocuk gücümle kollarımın sıyrılmasına aldırmaksızın çabalıyorum. Nihayet çıkartıyorum. Kömür karası olmuş.

Gel zaman git zaman Bistan büyüyor ama bildiğin vahşi kedi. Kollarım çizik içinde kalıyor. Bir gün otobüste giderken adamın biri beni gösterip yanındakine “Psikopat” diye fısıldıyor. Kendimi jiletlediğimi falan düşünüyor herhalde. Gülüp geçiyorum.

Bir sabah kahvaltı hazırlarken Bistan’ın sesi geliyor. Ama kendisi yok. Buzdolabından çıkıyor. Annem açıp kapatırken bir ara dalmış. Belki en fazla beş dakika kalmış ama kulakları yaprak gibi üşümüş. Bizi hep güldürüyor.

Bistan birkaç aylıkken dayım geliyor Antalya’dan. Ona evimizin neşesini gösteriyorum. Bistan kucağımda. Birden atlıyor kucağımdan, acı bir viyaklama geliyor ardından ve kanepenin altına kaçıyor topallayarak. Başımdan aşağı kaynar sular boşalıyor. Kedimiz topallıyor. Hemen Veteriner Fakültesi’ne gidiyoruz. Dayım, ben, kardeşim, kucağımda Bistan. Veteriner hekim Bistan’ı görür görmez, “Bu kedi anne sütü içmemiş, kemikleri yumurta kabuğundan biraz kalın, bırakın kucağınıza almak, koltuktan bile atlasa kemikleri kırılır. Bunu beslemeyin boşuna” diyor insafsızca.

Hüngür foşur ağlıyoruz kardeşimle. Anneme olanları anlatıyoruz. Annem tam bir anne edasıyla eczaneye gidiyor. Adını hiç unutmam hepimizin çocukluğunda bir vitamin vardır. Vidaylin. Onu ve bir hapı alıp eve geliyor. Ben ayaklarından, kardeşim ellerinden tutuyoruz. Sırtüstü yatırdığımız kedimize resmen işkence ederek her gün iki posta çocuk vitaminini yutana kadar zorluyoruz. Ölür bu dedikleri kedimizi yaşatmak için. O da yaşıyor. Tam yirmi bir sene!

Geceleri annemin ayakucunu tercih eden Bistan anneme çok düşkün; kardeşimle ben ise onun oyuncaklarıyız. İki yaşına geldiğinde bir erkek ulumasıyla tüm apartmanı yıkıyor Bistan. Defterlerimin üzerine çişini yaparak protesto ediyor bizi. Çaresiz bahçeye bırakıyoruz. İki gün sonra geliyor. Perişan vaziyette. Üç gün sürekli uyuyor, sonra bir daha bağırıyor. Azgın bir kurt gibi uluyor. Tekrar bırakıyoruz. İki gün sonra tekrar geliyor aynı şekilde. Annem bu kez eve veteriner çağırıyor. Bistan anestezi ile kısırlaştırılıyor. Artık o tam bir ev kedisi.

Bir gün annem eve gelip basıyor yaygarayı: “Ben bugün Bistan’ı veterinere götürdüm; çocukcağızın ödü koptu; patilerinin ter izleri sedyede çıktı. Bundan sonra bu eve veteriner gelecek, benim oğlum evden dışarı çıkmayacak!”

Ben üniversite çağındayım. Veteriner hekim arkadaşlarımız var. Artık üç arkadaş bizim eve geliyorlar. Üçü de veterinerlik fakültesinden. Biri iğneyi tutmakla görevli, diğer ikisi ayaklarını; kardeşimle ben ellerini tutuyoruz; annemin görevi ise başını tutmak. Bir kediye bu kadar adam ancak aşı yapabiliyoruz. Çünkü o bir vahşi ev kedisi.

Bistan yıllar boyunca hiç değişmiyor. Sadece dişleri dökülüyor. Aynı vahşilik sürüp gidiyor. Annem yılbaşında her zamanki gibi evini süslerken hepimize, Bistan’a da hediye almayı şart koşuyor. Ben artık evliyim, bir kızım da var üstelik. Ama kızım Bistan’a yaklaşamıyor. Kardeşim de evlenince Bistan’ın hayalleri gerçek oluyor: Artık annemle baş başalar.

Gel zaman git zaman, yürürken göbeği yere değen koca kedimiz gözlerimizin önünde küçülmeye başlıyor. Annem ölümün şakasını bile yaptırmazken, o âşıklar gibi onun gözlerinin içine bakıyor.

2011 yılının Ekim ayında anneannem çok hastalanıyor ve annemin evine geliyor. Bir ay kadar sonra da anneannemi kaybediyoruz. Bistan bekliyor. Son üç gün hiçbir şey yemiyor. Evimizde anneannemin yedisi okunurken Bistan da yirmi bir senelik ömrünü tamamlıyor. Bir yanda dua okunuyor bir yanda Bistan annemin kucağında gözlerini boşluğa dikmiş son nefeslerini alıp veriyor. Ve huzur içinde gidiyor.

Ben o sahneyi görmedim ama görenler onun nasıl bir âşık, nasıl sadık bir kedi olduğunu bir kez daha anlıyorlar. Annem onu bir kutuya koyuyor ve Gölbaşı’ndaki evime getiriyor. Bizim bahçe Bistan için en uygun mezarlık. Eşim çukuru kazıyor, annem geliyor ve elindeki kutuyu eşime uzatırken dudaklarından düşen kelimelerle boğuluyorum: “Ölmüş mü oğlum, ölmüş değil mi?” O ana kadar bile hâlâ inanamayan annem ancak onu toprağa verdiğinde yanından ayrılabiliyor. Annem… Hâlâ adını andığında gözleri dolan annem hem onun hem bizim annemiz.

Yirmi bir senelik ömründe bizi daha iyi insan yapan vahşi ev kedisi Bistan’ı hâlâ çok özlüyoruz.