Biten bir şeyin ardından yenisinin geleceğini bilmek, ne güzel duygudur. Hem bitenin arkasından hissettiğimiz burukluğu alır hem de bize yeni umutlar vaat eder. Yenidir işte… Pırıl pırıl… Işıl ışıl… Muhteşem potansiyeliyle bize göz kırpar. Belki biten bir ilişkinin ardından yeni bir aşk… Belki de kötü giden bir işten sonra yeni bir iş… Biten bir şeyin ardından yeni bir ŞEY işte… Ne olduğu önemli değil ki… Önemli olan, bize yeni bir şans vermesi ve bu yeni şansın bizde yarattığı heyecandır.

İşte bunları düşündüm geçen gün; hayatımda eskiyen şeylerle, yerlerini dolduran yeni şeyleri… Ne kadar çok olduklarını fark ettim. Yaşamımın her alanında sürekli yeni bir şeyler var. Eskisini şükranla göndermenin huzuru ve yeninin verdiği heyecan birbirine karışmış. Sanki bana kanat olmuşlar; gideceğim yola, varacağım yere eşlik ediyorlar. Bazen de vedalaşmak istemiyorum eskisiyle, yenisini istemiyorum hayatımda. O bildik, tanıdık, benim olan eskiyle devam etmek istiyorum. Ama olmuyor. Eskisi ellerimden kayıp gidiyor. Engel olamıyorum. “Demek ki yenisinin vakti gelmiş, yer açmak gerekiyormuş gelene” diye düşünüyorum. Üzülüyorum ama alışıyorum yeniye… Giden sadece hatıralarımda… Hayal miydi yoksa gerçek mi? Bunu bile net hatırlamıyorum. Hissettiğim tek gerçek, şu an ki yeni, anda olan. Bana ait olan, beni ben yapan ve anbean “eskiyen yeni.”

Yıllar da böyle geçmedi mi?  Göz açıp kapayana dek bitmedi mi, her bir yeni yıl? Anbean eskimedi mi? Yaptıklarımızla yapacaklarımızın arasına sıkıştırdık koca bir hayatı. Sonra da birisini, daha sonra da bir diğerini sebep gösterdik yapamadıklarımıza. Onlara olan kızgınlık ve küskünlüklerle tükettik yaşamımızdan koca bir yılı daha. “Ama olsun… Her şeye rağmen bitecek… Bitecek ve yepyeni bir yıl daha gelecek. İşte o zaman, her şey yoluna girecek ve ben yaşamıma yeni bir merhaba diyeceğim… Ama bu sefer, her şey çok farklı olacak.” Bu sözler çok tanıdık, değil mi?

Peki ya bu sene, bizim son senemiz olsaydı, onu nasıl karşılardık? Nasıl bir yaşamımız olsun isterdik? Etrafımızda kimleri görmek isterdik ve onlara neler söylemek isterdik? Kendimiz için yapmak isteyip de ertelediğimiz şeyleri, ertelemeye devam eder miydik? Bize başrol yazılmışken, kendi filmimizde figüranlık yapmayı kabul eder miydik?

Muazzam bir düzen, kusursuz ve tıkır tıkır işlerken, ben bu mucizenin neresinde yer almak istediğimi çok iyi biliyorum. Kafamın içinde bir ses, tekrar edip duruyor: “Yaşamak için ne bekliyorsun? Yaşamak için ne bekliyorsun?” Aslında soru cümlesi gibi dursa da, bunun bir soru cümlesi olmadığını biliyorum. Cevap verme ihtiyacı bile hissetmiyorum. Hissettiğim tek şey, “Ben bu mucizenin eşsiz bir parçasıyım, yaşamak için daha ne bekliyorum?”