Eskiden sevdalısı olduğum o büyük şehirle, büyük bir aşk yaşıyorum yeniden…
Çünkü onunla evlilik akdimi bozalı çok oldu…
Çünkü artık, küçücük ve şirin bir kasabada yaşıyorum…
Çünkü onunla, sadece yolum-işim düştüğünde ya da gerçekten özleyip canım çektiğinde buluşuyorum… 
Tam bir flört hali anlayacağınız…

Geçenlerde gene buluşmuşum; erken bir saat ve bir tenhalık, bir serinlik ki, vapurda simit-çay duruma pek yakışacak…

Yakıştı da; huzur, neşe, keyif, rüzgar ve ben, öyle mutlu mutlu gidiyoruz…

Baktım; gözlerim yarı kapalı, onun kendime unutturmaya çalıştığım (kokusu, ruhu, enerjisi, artık neyi varsa…) her şeyini deli deli nakışlıyorum kendime…

Eee aşk bu! Ne yapılabilirdi ki, akışına kapılmak ve akışına bırakmaktan başka?
Öyle de yaptım zaten…

Vapurun etrafında martılar döneniyordu cıyak cıyak…

“Ah, Martı Jonathan Livingston,” dedim, her zaman olduğu gibi! Ve yıllardır kim bilir kaçıncı kez….

Acaba kaç gün? ya da ay geçmişti? onu ve bütün Jonathan’ları son düşündüğümden bu yana?

O Martı Jonathan ki; martıların uçuş sınırı olan yetmiş metre yüksekliği zorlamış ve  “Hayır,” demişti, “bu bir yazgı olmamalı… Bu yüksekliğin üzerinde de uçabilmeliyim! Madem kanatlarım var, denemeliyim!”

Ama yerleşik kuralları zorlayanı rahat bırakırlar mı hiç; başına gelmedik kalmamıştı… Hem sadece martı yasaları mı, hangi yasa yerleşmiş sınırlarının zorlanmasına izin verirdi ki; sonunda Jonathan’ı Her Şeyle İnatlaşmaktan yargıladılar…

Üstüne üstlük, kanatları telef…

“Olsun dedi, ben hedefime ulaştım ya!”

O, yetmiş metrenin üstünde uçmayı becermişti… 
Öldü mü acaba martıların Jonathan’ı, yoksa o zaten hiç olmadı mı?
Kolay mı yetmiş metreyi zorlamak; kanat mı yeter, güç mü…
Onun ki de yetmemiştir…
Yazık etti kendisine!

Dese de yorgun yanım; o, ruhumun, ışığını hâlâ koruyan tarafı, içten içe “Aferin” diyor…

İşte böyle asude beste gidiyorum denizin üstünde, genç bir ses geldi kulağıma… “Sevgili arkadaşlarım,” diyordu… “abilerim, ablalarım…”

“Hah,” dedim, “bir satıcı…”

Beni böldüğü için kızsam da, öyle, elimde olmadan dönüp baktım o “satıcı” kıza…  Aaa! Ne kadar da bana, bize, dostlarıma benziyordu giyim kuşamı…

Şapka, sırt çantası, postal, üstelik de temiz pak?

“Ben,” dedi, “bu kısma sigara içilmiyor diye oturdum…”  Kıç güvertedeydik…
“Lütfen,” diyordu, “bu hakkıma saygı gösterin ve burada içmeyin… İçecekseniz de, şu sigara içilen taraf var, orada için… Teşekkür ederim…”

Sıkı, sağlam bir sigara içicisi olsam da, hoşuma gitmişti kızın uyarısı…
“Dur bakalım,” dedim, “neler olacak?”
Karşımda gencecik bir delikanlı oturuyordu… “Sigara içmenin tam zamanıdır,” diyerek sigarasına davrandı…
“Ama,” dedim, “doğru mu yaptığınız? Bakın ben de, üstelik çok sigara içen biriyim…”
Hayret, dinledi çocuk ve bir yandan sigarasını yakarak, hemen aşağıya indi…

Bir kadın sesi geliyordu arkalarda bir yerden,
“Ne münasebet, içerim istediğim yerde!”
“Ama hanımefendi, yasak diyor baksanıza! Üstelik yasa çıktı bu konuda!”
“Benim haberim yok!”
“E, söylüyorum işte.”
“Gelsin görevliler, ceza yazsın, o zaman bakarız….”
“Siz ondan anlıyorsanız, yapabileceğim bir şey yok,” dedi kız bezgince…

Jonathan?

Şehir ve hayatla o sıra yaşıyor olduğum büyük aşk?

Keyif?

Hepsi on dakika ara vermişti…