Bu yüzden her ziyaretçinin gördüğü ve anlatacağı Hindistan da farklı olacaktır. İyi organize edilmiş bir kültür turu, mihrace sarayları, pembe sarayları, terk edilmiş muhteşem kentleri, farklı inançların yapıtları ile sizi şaşırtarak büyüleyebilir; ama maceraya atılmayı göze alarak yapacağınız ekonomik bir ziyaret turistik ziyaretlerinizin dışında kalan yollarda farklı bir Hindistan’ı anlatır ki
binbir gece masalları değildir bu!

Altın üçgen diye anılan Delhi, Agra ve Jaipur arasında elbette uçak  yolculuğunu seçebilirsiniz. Ama kara yolundan zahmetli bir yolculuk bakın size neler anlatıyor…

Mısır ziyaretimde teknemiz Nil’de yavaş yavaş ilerlerken bize nasıl zaman durmuş ve sanki binlerce yıldır hiçbir şey değişmemiş gibi geldiyse, Hindistan yollarını aşarken de çevrede gördüklerimiz bizi 21 yüzyıldan hayli uzaklara fırlatmaktaydı… Derme çatma kulübeler, çapıta çula sarılmış minimini bebekler, insanların çektiği at arabasına benzer iki kişilik taşıtlar, sizi bulduğu yerde çevreleyen çocuk kalabalıkları… kamyon şoförlerinin açık hava banyoları, her tarafı tuvalet gibi kullanmaları, uçsuz bucaksız hardal tarlaları, inek arabaları, tepeleme insan yüklü araba ve kamyonlar… 

Kent yollarında yaşam

Delhi kent merkezinden ayrılışımız saatleri aldı. İstanbul trafiğini mumla aratan bir trafik biçimi içinde yüreğimiz ağzımızda yol alıyoruz. Eğlence parklarında çarpışan arabalar gibi yürüyor trafik. Dikiz aynasız arabalar var önümüzde, sinyal yerine korna kullanılıyor, böyle sollanıyor arabalar… Ayrıca trafikte önü bisiklet arkası iki kişilik oturma yerinden oluşan rikşalarla onların motorlu versiyonları da var ve teğet geçiyor minibüsümüzü… Üstelik kimse sinirlenmiyor, bizden başka! Yerel gazetelerden bu çılgın trafik sorununa çözüm arandığı yazıyor!  Bunlar en ucuz vasıtalar ama yabancıların sıkı bir pazarlıkla binmesi koşuluyla! Zaten pazarlık her yerde geçerli…

Arada bir durmaya kalktığımızda ya bir maymun yapışıyor pencereye, sahibine para kazandırmak için yapmadığını bırakmıyor ya da bir çocuk ordusu sarıyor çevremizi, birine şeker ya da para verseniz etrafınız öyle bir sarılacak ki, ürkersiniz. İçiniz acıyor boynu bükük dalit çocuklarının karşısında, ama biraz zayıflık sizi agresif yapabilir. En iyisi görmemek! 
   
Kent içinde ilerlerken ara sokaklarında göze çarpan açık
çamaşırhaneler bizi hayli şaşırtıyor. Oteldeki çarşafların neden kağıt gibi bembeyaz olmadığını o zaman anlıyoruz. Gerçi televizyonlarda deterjan ve çamaşır makinesi reklamları ardı ardına yayınlanıyor ama, öğrendiğimize göre birçok otelde çamaşırlar bu açık çamaşırhanelerde dhobhi’ler tarafından yıkanıyormuş… Kentin kirliliği ve insanın ciğerlerine kadar işleyen havadaki toz duman arasında sıra sıra asılmış ya da çimenlere serilmiş çarşafların sergilediği bu beyazlık garip bir tezat oluşturuyor.  
    
Kentten çıkışımız uzadıkça uzuyor ve kalabalık, gürültü, korna sesleri bizi iyice yoruyor… Yol kenarlarında ise hayat devam ediyor. Ama rengarenk canlı giysiler içinde ışıl ışıl takılarıyla gözümüzü alan Hintli kadınlar yok artık… Burada neredeyse çöplük içinde kendilerine bir yaşam kurmuş olan insanlar, Hint toplum yapısındaki dört sınıfın dışında kalanlar yaşıyorlar ve toplumu dört sınıfa bölen ve kendi içinde keskin bir hiyerarşi düzeni oluşturan kastların hiçbirine dahil değiller. Onlara “dokunulmazlar” deniyor, onlar ise kendilerini Dalit diye adlandırıyorlar, bu arada nüfus kayıtlarına bile girmediklerini ve hiç kimsenin onlara dokunmak istemediğini, kimsenin yapmak istemediği tüm pis işleri yaptıklarını ve insan yerine dahi konulmadıklarını duyuyoruz. Reenkarnasyona inandıklarından olacak bir dahaki sefere daha iyi koşullarda yaşama dönme umuduyla hayli yavaşlar, tepkisiz ve sakinler…

Yolları temizleyen, çöpleri toplayan ve inşaatlarda çalışan kadınlar bizi çok şaşırtmıştı. Bu denli yoksulluğa rağmen burunlarında hızma, ayak bileklerinde halhal olması da ayrıca dikkatimizi çekmişti. Kuşkusuz takıların çok ucuz olanı da var  ama, aslında hangi sınıftan olursa olsun evlendiklerinde bu takılar takılıyor, çünkü kadının medeni durumunun da bir göstergesi bu takılar, takılış yerleri ve biçimleri ile.…
   
Hintli mihmandarımız kast sisteminin giderek çöktüğünü ve keskin ayırımların eskilerde kaldığını söylüyor. Kast sistemi basamaklarında bu doğru olsa bile, belli ki bu yumuşama henüz dalitlere kadar gelmemiş.  Hindistan’ın bir kastlar ülkesi olduğunu unutmaya daha çok zaman var anlaşılan!

Şehirlerarası yollarda yaşam…
   
Nihayet kent dışına çıktık, minibüsümüz kornasını var yansın çala çala önündeki arabaları geçerek trafikte kaybettiği zamanı telafi etmeye çalışıyor. Yol kenarlarındaki manzara sakinleşiyor. Bazen cıvıl cıvıl renklendirilmiş bir araba, ya da kamyon çıkıyor yolumuza, bazen de süslenmiş develer, eşekler görülüyor sağda solda. Yol kenarlarında zaman zaman kamyonların mola verdiği yerlerden geçiyoruz. Buralardaki görüntü hep aynı: kamyon sürücüleri küçük bir havuz başında en doğal halleriyle pervasızca yıkanıyorlar… Açık havada evlerinde gibi davranmak, evde ya da lokantada elle yemek yemek, burnunu karıştırmak, duvar kenarlarını tuvalet yerine kullanmak… her şey normal! 

Kamyoncuların mola yerleri arasında uçsuz bucaksız uzanan sarı tarlaları görünce şaşırıyorum. Bunlar Hintlilerin adeta her şeyi olan hardal çiçekleri… Tohumundan yağı çıkarılıyor, sivrisinek kovucu, evlerde kandil yağı olarak yararlanılıyor, ayrıca Hint safranı ve sarımsak ile karıştırılarak adale ağrıları ve romatizma tedavisinde kullanılıyor ve en önemlisi fakir Hintlinin yemeklik yağı. Ama 1978’de Delhi’de hardal yağına yabancı maddeler karıştığı ortaya çıkmış, ölümler olmuş ve hardal ekimi de o yıldan sonra yasaklanmıştı. Onun yerine Amerikalıların ülkeye tanıştırdığı soya tavsiye edilmişti. Yani artık hardal tarlalarında soya ekilmiş olmalıydı. Oysa gözümüzün önünde uzanıyor hardal çiçeklerinin sapsarı bir okyanusa çevirdiği tarlaları. Hangi Hintliye sorsak, yok öyle bir yasak diyor, aklımız karışıyor!

Sadece Yeni Delhi ile Jaipur arasındaki yol, Hindistan ile ilgili çok şey anlatıyor insana… Ve Delhi’nin karmaşasından sonra, Jaipur bize daha şehir havasında göründü, pembe dantel gibi tarihi yapıtlarına rağmen…