Bundan tam üç sene önce şöyle yazmışım:

“Yüzdeki çizgiler… Orada kalsalar iyi olur. Hikâyenize dair bir şey anlatır çünkü.”

Değişim hem içeriden hem dışarıdan mümkün. İkisi de kolay değil. Devamlılık… Verilen emek… İncecik işlemek…

Karar veriyorum. Dış değişimin ilk yolu yüzüm… Ne yapılabilir? Araştırıyorum. Fraksiyonel Lazer uygulamasını tavsiye ediyorlar. Yapsam mı? Yapmasam mı? Yaparsam artılar… Yapmazsam eksiler… Yazıyorum. Yazı, büyülü bir şey… Beni hep gitmek istediğim yere taşıyor. İçimdekiler taşıyor.

Sadece üç kez gördüğüm bir kadın benimle geliyor. “Annesi misiniz?” diyorlar. “Sayılırım” diyor. Mutlu hissediyorum.

Bir kâğıt imzalıyorum. “Sorumluluğun hepsi bende, yüzümü canavara çevirseniz de bu benim kararım…” gibi bir dosya…

Korkuyorum ama devam ediyorum. “İşten izin al” diyorlar. “Üç beş gün gitmesen iyi olur. Yüzünde top patlamış gibi olacak.”

“İşyerindekiler için de değişik bir tecrübe olur öyle bir yüze bakmak…” diyorum. Bakalım neler olacak? Yüzünü kaybeden insanlara acaba nasıl davranıyorlar? Acaba onlar neler hissediyor?

Yatıyorum. Süpürge soğuk hava üflüyor. Yüzümü soyuyorlar. Acıyor. Bacaklarımı hareket ettiriyorum.

“Evet, oynatın ayaklarınızı.”

Süpürgeyi tutan kadının elini tutuyorum. Dokunmak ne güzel şey… Kan bağına gerek var mı? Sıcacık… Güvendeyim.

İşlem yaklaşık kırk beş dakika sürüyor. Aynaya bakıyorum. Kıpkırmızı! Şişmiş! Tuhaf başka izler var! Üstüne kat kat krem sürüyorlar. Beyaz maskeli bir film kahramanı gibiyim. Yapmam gerekenler anlatılıyor. Gidiyorum. Herkes bana bakıyor. İlaçlarımı alabilecek enerjim var. Narkozun etkisi geçiyor. Bir an yürüyemiyorum. Kalbim çarpıyor. Nefes alış verişim değişiyor. Oturuyorum. Geçiyor.

Bilgisayara, güneş ışığına yasaklanıyorum. Odamın ışıklarını kapatıp güneş kremlerini tenim görünmeyecek olana dek sürüyorum ve üç saatte bir yineliyorum bu işlemi. Gerginim. Hem derim gergin hem de içindekiler: kas, sinir, et; ne varsa…

Gitmeden önce herkesi tembihlemiştim: “Beni sevin, yüzüm bakılamayacak gibi olacakmış. Ama ben geleceğim. Geleyim; değil mi?”

Karşılaşıyoruz:

“Yoğurtçu güzeli, n’aber?”

Bir diğeri:

“Ofisimize pantomimci gelmiş!”

Yoldaki gençlik:

“N’olmuş lan bunun yüzüne?”

Yüzümü fark edince para istemekten aniden vazgeçen dilenci:

“Abla çok geçmiş olsun!”

Taksi şoförü:

“Vah vah, alerjik mi?”

Süslü kadınlar:

“Ay harika, kaça yaptırdın?”

Yoncik:

“Handişko, sen olduğun gibi çok güzelsin!”

Konuşmadan önce iki saniye bile düşünmeyen biri:

“Gerek yok böyle şeylere. Niye yaptırdın? Bunlarla olmaz. İnsanın içi güzel olacak.”

Tanımadığım o adam:

“Siz bu halde, alışverişe mi çıktınız?”
“Ne yapayım? Evde mi durayım?”
“Kimin ne düşündüğü önemli değil yani.”
“Evet, önemli değil.”
“Sizin bu yüzünüzü görmek zorunda mıyız?”
“Bakmayın o zaman!”
“Vallahi inanamıyorum! Sizin gibi kadınlar kaldı mı? Bu ne özgüven! Yanlış anlamazsanız bir kahve içelim mi?”

Metrodaki teyze:

“Yavrum, ne oldu yüzüne?”

Yaşam koçu:

“Seni kutluyorum!”
“Biliyor musun, ben kimsenin düşüncelerini önemsemedim yollarda, yüzümde bir çuval kremle dolaşırken…”
“Egonun kazanacağı daha değerli bir şey var sonrasında; daha güçlü bir şey o… Bundan olabilir mi?”
“Öyle mi dersin?”
“Konuşmaları içine almadığın için özgüveninin sağlam olduğunu düşünüyorsun ve bu operasyonu geçirme kararının büyüklüğünü görmüyorsun; öyle mi?”
“Hı…?”

Aradan zaman geçti. Doktor, o meşhur öncesi-sonrası fotoğraflarından çekti. Bazı günler güzel hissettim. Bazı günler hissetmedim.

Yaşlanacağım ve buruş buruş olacak derim.

Özgüven, kapitalizm, kadın dergileri, “Miss Representation” belgeseli, geçmiş, gelecek, izler… Dünya dönüyor. Ben yaşıyorum.

Süslü kadınlardan bir diğeri:

“Sen bence dört beş seans daha yaptır!”
“Efendim?”
“Ay, kusura bakma… Ama yaptırsan iyi olur! Ancak o zaman etkisini gösteriyor.”

Tarih hızla yazılmaya devam ediyor. Hep değişerek… Hep yeniden… Gergin… Bir bebek gibi… Pürüzsüz bir deri… Ne kadar mümkün?

İçerideki izler, dışarıdaki izler…

Hangisini silmek daha kolay?