Boşlukta sallanan, içi saman dolu, özensizce yapılmış bez bir bebek gibiydi.Çevresinde hiçbir somut varlık, en ufak yaşam izi yoktu. Kafasının içinde her şey iç içe ve aynı zamanda ters yöne, bütünlükten uzaktı. Tıpkı kökleri havaya dalları toprağa doğru olan isimsiz ağaçlar gibi tanımsız, yuvasızdı düşünceleri. Birini yakalıyor karşıtı çıkıyor; bağladıkça çözülüyor düğümler, anlamlar…Hiçbir şey her şeydi, her şey hiçbir şey. Detaydayken bazen gördüğü bütün, bütün bazen sadece detaydan ibaretti onun için.

Kendine çatısız, mekansız, ayrı bir alan yaratmıştı ve içine hapsetmişti içini. Anahtar var mıydı, varsa da nereye saklamıştı? Bir çıkış olmalıydı dışarı ya da bir giriş dışardan içeri. Kendi kendine “Vay be…sıkı inşaat, tüm giriş ve çıkışlar iyi saklanmış ya da her ikisi de yok edilmiş” diye konuştu. Dokunulmazdı orası ki kendi bile dokunamadı. Kendi kendine gardiyan, mahkum kendi, hücre kendi. Bir zamanlar okuduğu bir cümle geçti aklından ‘o sarayına hapsedilmiş bir simge’

Yan bahçeyi seyrediyordu. Ağaçların beyaz çiçeklerinin dökülen yaprakları  her yeri kaplamıştı, kendi içinde ise kar yağıyordu. İçinde kar yağarken mümkün mü baharı algılamak, dışarıda da kar yağıyordu bu yüzden.

Bahçe, zincir, kangal, kar, esaret…

Güzelim dağların o iri kangalı, boynunda zincir, çaresiz kendi etrafında daireler çiziyordu. Bir gün boyunca, bir ömür boyunca, toprakla karışıp yeniden varolana dek…Sağa uzanıyor boynunda zincir, geri gidiyor zincir. Durdu kangal, gökyüzüne baktı, yüzüne düşen kartanesi çiçekleri burunsadı, kafasını eğdi, oysa ne çok severdi kangallar karda yuvarlanmayı. Umutsuzca insan yapması, ev taklidi kulübesine girdi. Kulübe sıcak ama karanlık, korunaklı ama sınırlı, kuru ama mecburiyet, çıkmazlık…

İzlerken bu sıkışmışlığı, çaresizliği gizlice gidip zinciri kırmak istedi… Kendi zincirini kıramayan hiç başkasının özgürlüğüne gönül verebilir miydi?

”Kangala zinciri insan vururken kendi boynumuza tutsaklığı biz takıyoruz, özgürleşemiyoruz,” dedi öfkeyle.

Bir cümle yankılandı kulaklarında ‘’Hayatı yalnızca cesurlar yaşar!’’ ve urganına asılıp ağladı. Neresiydi yeri bilemiyordu ya da yersiz köksüz de bıkmamacasına, doğasına ters düşercesine kök salmaya mı çalışıyordu. Neresiydi yuva? Bilmek mi istemiyordu? Belki de öğrenmemeliydi kendi toprağını, yok saymalıydı, hiçleştirmeliydi, topraksızlığa varmalıydı.

Bu düşünceler içindeyken televizyonda verilen bir haber geldi girdi yüreğine ‘‘Pippa Bacca gelinliği ile otostop yaparak gerçekleştirmeyi hedeflediği barış yolculuğunda kaçırıldı, tecavüz edildi ve öldürüldü.’’

Barış yolculuğuyla tanıtılmadı Pippa bize yaşarken, haberlerini almadık hiç. Hayatı bitirildi ve biz onu tanıdık. Barış, savaşın içinde savaşla var oldu yayınlanan haberlerde.

Suçlu bir kamyoncuydu. Suçlu bulunmuştu, tamam devlet görevini yapmıştı. Sorumlu kimdi? Tecavüzcünün zihniyeti mi, bu zihniyeti doğurup besleyen sistem mi? Sokakları tehlikeli hale getirecek bilinci çoğaltan, dışarısı tehlikedir mesajını veren, verdirten algılayış mı? Pippa barış çiçeği ise onu kesen makası daha da keskinleştiren bir öğretiler zinciri de vardı.  ”Ahh,” dedi içinden ”ahhh…”.

Kokuşmuşluğa katlanmanın tek yoluydu kokuşmak ya da kaçıp gitmek.

Halbuki bir başka dünya mümkündü…

Katlanmamak, susmamak, algıları açmak, anlatılanların arkasındakini anlamak, ezberleri bozmak, baştan yaratmak.

Televizyon karşısındaki koltuğumuzdan kalkalım hadi hep beraber, kulaklarımızı tıkayalım gerçeği başka başka yamalı örtülerle kapatıp içimize zehir akıtmaya çalışanlara.

Önce kendimizden başlayalım, saraylarımızın hapseden kapılarını dünyaya, hayata, kendi özümüze açalım ve özgürleşelim. Hepimiz zincirin bir halkasıysak, haydi dostlar!…

Ne böyle ölümler, ne böyle haberler olsun, ne de böyle yazılar.