Devekuşu yavruları yumurtadan çıktıktan bir süre sonra, babaları ne toplayıp ne yiyeceklerini göstermek için onları yürüyüşe çıkarmış. Ayrıca onlara neleri yememeleri gerektiğini de göstermiş.
Denizden gemilerle gelen beyaz tenli insanlar henüz ülkelerine dokunmadığından çalılar hareketli, canlı, türlü türlü yaşamın sesleriyle doluymuş.
Gün boyunca devekuşu yavruları klanın pek çok üyesiyle tanışmış. Bundar (kanguru) ailesinin, thikarbilla (ekidne) ailesinin ve googar (kertenkele) ailesinin üyeleriyle karşılaşmışlar.
Baba devekuşu, yavruları hemen arkasında olacak şekilde farklı farklı hayvanlara yanaşırken pek çoğunun “Vay be! İşte ailemiz geliyor” dediği duyulmuş. Bu, yavrulara kendini çok özel hissettirmiş. Merakla dolmuşlar.
Geçirdikleri bu çok heyecanlı günün sonlarına doğru yavrulardan biri babasına sormuş: “Neden bütün bu hayvanlar bizim ailemiz? Bizim gibi görünmüyorlar ama his olarak bizim gibiler.”
“Otur ve dinle evlat” demiş baba. Nehir kıyısında büyük gölgeli büyük bir ağaç bulup oturmuşlar. Yavrular babalarına bakmış. Kabarık kanatları heyecanla titriyormuş.
“Uzun zaman önce, Ngurrampaa’nın başlangıcında iki gökkuşağı yılanı varmış.”
Yavrular daha da heyecanlanmaya başlamışlar. Hikâye dinlemeye bayılıyorlarmış zaten ama en çok gökkuşağı yılanlarının hikâyelerini dinlemeyi seviyorlarmış.
“Gökkuşağı yılanları çok zekiydi -bizden çok daha zeki. Çoğu zaman bize, bizim yaşama şeklimize gülerlerdi. Hayatımız şimdiki gibi değildi, mekânımızı ve mekânımızın içindeki her şeyi kollamıyorduk. O zamanlar çok da iyi anlaşamıyorduk çünkü ilişkilerin önemini anlamamıştık.
“Bir gün küçük bir oğlan gökkuşağı yılanlarına şöyle dedi: ‘Neden bize gülüyorsunuz? Neden bizi yargılıyorsunuz? Bizim bilmediğimiz bir şey biliyorsanız neden bunu bizimle paylaşmıyorsunuz? Lütfen bize de öğretin bildiğinizi.’
“Yılanlar oğlandan etkilenmişti. ‘Evet. Bu iyi bir fikir. Size öğreteceğiz. Hepinizin aynı olduğunuzu biliyor musun?’ dediler. ‘Hepiniz aynı yerden geldiniz. Topraktan, Annemizden. Hepiniz ailesiniz. Hepiniz oturup birbirinizle konuşursanız… Hepiniz oturup hikâyelerinizi paylaşırsanız… Hikâyelerinizin birbirinden biraz farklı ama aynı zamanda da aynı olduğunu görürsünüz.
“‘Tüm hikâyeler bize birbirimizi sevmemizi, paylaşmamızı, birbirimizden bir şey çalmamamızı, gerçeği söylememizi, yalan söylemememizi anlatır. Bu yüzden oturup hikâye anlatın. Bunu yapınca ailenin önemini ve birbirinizi nasıl gözeteceğinizi öğreneceksiniz. İlişkilerin önemini öğreneceksiniz.”
Devekuşu yavruları babaları konuşurken başlarını sallayıp hep bir ağızdan “Şimdi anlıyoruz” demişler.
“Ama daha fazlası var” demiş baba devekuşu. “Yılanlar bize ilişkilerin önemini öğrettiğinden beri aradan geçen binlerce yılda hikâyeler paylaştık, birbirimizin törenlerine katıldık, birbirimizle evlendik ve birbirimizi gözettik. Bizim buraya gelen yeni insanlarınki gibi ordumuz, hisarlarımız, kalelerimiz, çitlerimiz yok. Bizim bunlara ihtiyacımız yok çünkü hepimiz birbirimizle birliğiz ve topraklarımızla biriz. Biz aileyiz. Sizlerin büyükanneleri, büyükbabaları, anneleri, babaları, erkek ve kız kardeşleri var. Büyüdükçe onlarla da tanışacaksınız.”
Çalılar sessizleşmiş. Babanın söylediklerini dinlemek için diğer hayvanlar da gelmiş. Baba hikâyeyi herkesle paylaşmaktan memnunmuş.
“Ve bir gün… Büyüdüğünüz zaman… Kendi ailenizden olmayan biriyle evleneceksiniz ve zamanla o da ailenizin parçası olacak. Ama bu başka bir hikâye. Herkes ailedir ve büyürken onları sever, incitmez, onlarla paylaşırsanız onlar da öyle yapar.”
O akşam devekuşu yavruları yatmak üzereyken o günün hikâyesini anlatmışlar. Hepsi onca ilişkiye sahip oldukları için çok şanslı olduklarında ve ailelerinden daha fazla insan tanımayı çok istediklerinde hemfikir olmuşlar. Ama bu da bir başka hikâye, hatta birden fazla hikâye.
Psikoloji literatürü insanların sürü hayvanları olduğunu söyler. Bizler ancak hayli koordine gruplar içinde hayatta kalabiliriz. Bireysel olarak gruba uyum sağlamak için toplumsal ipuçlarını algılayıp davranışlarımızı bunlara göre koordine etmek ve uyumlandırmak üzere tasarlanmış bir yapımız var. Yakınlarda yapılan araştırmalar da bu önermeyi destekliyor. Çevremizdekilerle uyumlu olmanın bizi yatıştırdığı, sosyal olarak reddedilmenin beyindeki tehlike alanlarını aktive ederek ajitasyona yol açabildiği görülüyor. Dolayısıyla, ilişkiler kişisel mutluluğun önemli bir parçası.
İlişki kurma ve ilişkileri koruma en başından beri Aborjin kültürünün temel taşıdır -hikâyeler, dans, şarkılar ve sanat, var olan her şey arasındaki bağlantının önemini artırır.
- Bölümün başındaki yaratılış hikâyesi bize her şeyin Anne ve Babanın sevgisinden yaratıldığını, tek bir anneden doğduğunu söyler. Yaşayan her şey -kuşlar, ağaçlar, bitkiler, balıklar, böcekler, hayvanlar, insanlar vs.- ailedendir.
Yaratılış hikâyesinin bize söylediği bir başka şey de en son yaratılanın insan olduğudur. Bizler yaşayan varlıklardan oluşan ailemizin en küçük çocuğuyuz. En küçük olarak da bize etrafımızdaki her şeyin bizden yaşlı ve bilge olduğu söylenir. Abilerimiz ve ablalarımız öğretmenlerimizdir ve biz hiçbir şekilde kendimizi onların üzerinde görmemeliyiz.
Büyüklerimiz gerçek bir bilgelik kazanmak istiyorsak alacağımız en büyük dersin doğaya karışıp ailemizle vakit geçirmek olduğunu söyler. Sessizce oturup bakar ve dinlersek (yanımızda dikkatimizi dağıtacak bir telefon, kitap ya da insan olmadan), bize mümkün olduğunu sandığımızdan daha fazla bilgelik sunulur -bilincinde oluruz veya olmayız.
Aborjin kültürü insan ilişkilerinin önemini vurgular ama sorumluluklarımızın insan ilişkilerinden çok daha öteye uzandığını da söyler. Mekânımız ve mekânımızda yer alan her şeyle ilişki kurmamız gerekir.












































