Serin bir sonbahar sabahı, içimde tatlı bir ürperti ile uyandım. Ayna karşısında yüzümü yıkarken gözlerimle buluştum birden. “Sen kimsin” diye bağırdı içimdeki ses; “Sen gerçekten kimsin anlat bana…”

Ben de oturdum masanın başına ve yazmak istedim. Kim olduğumu anlamaya, kendimi tanımlamaya, belki de yeniden tanımaya ihtiyacım vardı.

Önce ne yazacağımı bilemedim. İş yerinde olanlardan bahsetmek, dizi karakterlerini, arkadaşlarımın yaptıklarını, ülkenin durumunu konuşmak kolaydı da insanın “gerçek kendisini’’ anlatmak için söze başlaması zordu. Yaşadığımız toplumun, ailemizin, çevremizin doğrularıyla, kalıplarla, sahip olduğumuz işlerle, maddi gücümüzle, unvanlarımızla oluşturduğumuz kimliklerle tanımlıyoruz kendimizi çoğu zaman. Ezberlenmiş bir şiir gibi tanımlarımız. Ben tüm ezberlerin ötesindeki beni yazmak istiyorum.

Sevdiğim renkleri yazdım önce. Sonra mavinin içimi nasıl huzurla doldurduğunu bu yüzden denizi seyretmeyi ne çok sevdiğimi anlattım. En sevdiğim şarkıyı mırıldanırken, hayatta kalbimi sevgi ve şefkatle dolduran insanları düşündüm. Beni heyecanlandıran, endişelendiren durumları anlattım. Kendimi mutsuz hissettiğimde, hayal kırıklığına uğradığımda doğaya kaçışlarımın bana ne kadar iyi geldiğini yazdım. Kendime dönmek için yaptığım yürüyüşleri anlattım sonra.

Asla yapmam dediklerimi sıraladım, asla yapamam dediklerimi yazarken sınırlarımı düşündüm.
Çocukluğumdan beri bana öğretilenlerle ve öğrendiklerimle çizdiğim sınırların yaşam alanımı ne kadar daralttığını, o sınırlar içinde özgürce hareket etmek istedikçe duvarlarıma çarpıp, yaralandığım zaman anladım. Böylece yavaş yavaş hayatıma yön verenin aslında sadece ben olduğumu keşfettim. Sınırlarımı genişleterek, gerektiğinde yeniden çizerek sürekli yenilenen bir yaşam haritası oluşturuyorum. Sınırları benim koyduğumu hep hatırlamak için tekrar büyük harflerle yazdım: Sınırlarımı değiştirme, yeniden tanımlama ve silme gücüne sahibim! Derin bir nefes aldım, bunu yazmak bile rahatlattı beni.

Hayallerimi yazdım. Hayallerimi gerçekleştirmek için adım atmak istediğimde beni durduran, başaramayacağımı söyleyen, risk almamam gerektiğini anlatan, güvenli limanda kalmam ya da herkesin gittiği yoldan gitmem için beni ikna etmeye çalışan seslerin hepsini yazdım.

Korkularım yüzünden vazgeçtiğim düşlerimi anlattım. “Hayal kur” diye not aldım kendime: “Hayallerini gerçekleştirmek için cesur ol; içindeki potansiyelin her zaman farkında ol!” Gülümsedim.
Gün içinde en çok hangi duyguları yaşıyorum, hangi düşünceler geçiyor zihnimden? Neler başardım? Başarının tanımı ne benim için? Başarısızlıklarımın, kayıplarımın, pişmanlıklarımın, bende yarattığı duyguları yazdım.

Değerlerimi düşünüyorum. Beni ben yapan, vazgeçilmez bulduğum değer yargılarımı tanımlıyorum yeniden. Sonra bu değerlerimle uyumlu mu hayatım diye soruyorum kendime ve yazmaya başlıyorum yeniden.

Neye ihtiyacım var? Sessizliğe mi, şefkate mi, yavaşlamaya mı, sevgiye mi, kendimle kalmaya mı, sınırlarımı yeniden tanımlamaya mı? İhtiyaçlarımı ve buna uygun önceliklerimi belirliyorum.

Daha derinlere doğru yürüyorum şimdi kendi içimde. Elimde bir mum, ruhumun karanlık odalarına dalıyorum. Kilitli kapılar ardındaki gizli çekmeceleri açıyorum. Burnuma bir rutubet kokusu geliyor ve hafifçe üşüyorum bu odalarda. Sakince, derin derin nefes almaya çalışarak yazmaya devam ediyorum. Görmezden geldiğim duygularımı, düşüncelerimi, öfkelerimi, reddettiğim, yok saydığım, benim değil dediğim tüm parçalarımı buluyorum bu karanlığın içinde. Gözlerimden yaşlar akarken, geride bıraktığım, yadsıdığım her yönüme, bana ait her parçama dokunuyorum. Karanlığımı yazdıkça aydınlanıyor ruhum; gizli odalarıma ışıklar doldukça hafiflediğimi, özgürleştiğimi hissediyorum.

Yüzeysellikten kurtulup, bana öğretilmiş, ezberlediğim kendimden daha fazlasını keşfetmek için sayfalar dolusu yazıyorum. İçimde biriktirdiğim her şey kelimelerle birlikte akıp gidiyor.
Sonunda duygu yüklü bir buluşma, özlem dolu bir kavuşma ve yepyeni bir başlangıç olacak biliyorum.

Şükran Akgün