Dünyayı değiştirme gücüne sahip tüm cesur ve güzel insanların ruhlarını içimde yaşatmak istiyorum. Onların en çok da her şeye rağmen gülümsemelerini seviyorum. Meydan okumanın en güzel hali “gülümsemek.”

Türkan Saylan’ın bu dünyadan göçmeden sadece birkaç gün önce, başındaki çiçekli yazmasıyla ölüme ve adaletsizliğe el sallayışını yaşıyorum. Dik durmak istediğimde Levent Kırca’nın Fatih Altaylı ile düellosunu seyrediyorum. Gülmekten gözümden yaş gelirken tüm mağduriyetine rağmen sızlanmadan, hakaret etmeden, kinlenmeden yaptığı muhalefete hayran oluyorum. Sonra ölüme iki gün kala yazdığı son mektubunu okuyorum:

“İnsan olarak birleşebilmek için uzaylıların istila etmesi mi gerekir?” diyor ve devam ediyor:

“…Dik durun, adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek üzere. Atatürk’le kalın. Cumhuriyet’le kalın. Hoşça kalın.”

Bazen zamanda daha da uzaklara gidiyorum. Leonardo Da Vinci’yle bakıyorum hayata. Eşcinsel, piç, üstüne çoğu eserini tamamlayamamış. Koltuğunun altında Mona Lisa’sıyla ve transparan elbisesiyle süzüle süzüle gezerken, engizisyonun bile sesini çıkarmadığı dahiyi seyrediyorum.

Sonra bir de bakmışım Mozart’ın yanında buluvermişim kendimi. Eserlerini kafasında tamamlayıp, kâğıda geçirişini seyrederken; belki de tüm zamanların en güzel ağıtı, Requiem’i bestelerken Fazıl Say’a akıyorum “İnsan insan”la. Bir yandan yüreğim dağlanıyor, diğer yandan insanın özüne sevgisiyle kendimden geçiyorum Muhyiddin Abdal’ın sözlerinde:

İnsan insan derler idi

İnsan nedir şimdi bildim.

Can can deyu söylerlerdi

Ben Can nedir, şimdi bildim.

Kendisinde buldu bulan

Bulmadı taşrada kalan.

Canların kalbinde olan

İnanç nedir şimdi bildim.

Hayal kurup, acı çekmemiş ruhların coşkusuyla yaşıyorum hayatı. Bahşedilmiş ömrün keyfini çıkartarak; cesareti, yaratıcılığı, sevgiyi, arızaları kalbime koyarak yaşıyorum.