Sabahın erken saatleri. Üzerine binmiş onlarca kişinin ağırlığını taşımaktan yorgun bisikletin çıkardığı homurtular dışında etrafta çıt yok. Dağların üzerindeki bitkiler, doğmak üzere olan güneşin ışınlarıyla rengârenk boyanmış. Yeşilin bu kadar değişik tonu olmasına inanamayarak izliyorum manzarayı. Hayatımda gördüğüm en büyük servi ağacına bakarken içimi garip hisler dolduruyor. O kadar heybetli ki; kendimi küçücük ve önemsiz hissediyorum, bundan büyük bir huzur duyarak. Önünden geçtiğim evin duvarına sere serpe yayılmış hanımellerinin kokusunu içime çekerken kendimden geçiyorum. Yol ormana giriyor sonra, çam kokusu kaplıyor her yanı. Yolda olduğum için şükran doluyorum.

Ormandan çıkınca deniz karşılıyor beni. Denize varana kadarki geniş düzlükte savan ikliminden kopup gelmiş gibi duran ağaçlar başka bir gezegendeymiş hissi yaratıyor insanda. Burası varlığını başka kimselerin bilmediği bir masal diyarı sanki. Bisikleti park edip denize doğru yürüyorum ama ona kavuşmadan önce başka bir buluşmam var. Evden çok selamlaştıysak da bugün tam karşısına geçip deniz üzerinden selamlıyorum güneşi. Yeni doğan güne usul usul uyanırken, nefesim, bedenim, ruhum ve ben yeni bir yolculuğa yelken açıyoruz beraber. Bedenim konuşuyor, nefesim dinliyor. Akıp gidiyorlar birbirlerine karışarak…

Deniz çağırıyor sonra; icabet ediyorum davete hemen; nasıl etmem? Mavi, yeşil, turkuaz birbiri içinde eriyip gitmiş. Dipteki çakıl taşlarının, cam gibi suyun yüzeyindeki yansımalarını izliyorum bir süre. Kendimi suya bırakmamla kadife bir örtü gibi sarıyor bedenimi deniz. Her hareketimde tenimi biraz daha yumuşak, biraz daha hafif okşuyor sanki. Uzaktaki ufuk çizgisine doğru yüzerken denizin hareketsizliğinden gözlerim kamaşıyor bir an. Durup sırt üstü uzanıyorum. Denizin yüzeyinde salınan bir tüy gibi, varla yok arası bir yerdeyim şimdi. Eksik olduğunu zannettiklerimden, -malı -melilerden, şikâyetlerden çok uzakta, ait olduğumu hissettiğim yerdeyim. Bomboş ve dopdoluyum. Doğa ananın rahminde o kadar rahat, o kadar huzurluyum ki, hiç çıkmamak, hep orda kalmak istiyorum.
Dost sohbeti eşliğinde güzel bir kahvaltı beni bekler diyerek daha sonra buluşmak üzere vedalaşıyorum denizle. Bisiklet söylenmeye devam ediyor bense gülümsemeye. Uyanmaya başlayan köyün içinden geçiyoruz. Etrafta tek tük birkaç kişi, dükkânlarını açıyor. Bizim ahali de uyanmış nihayet, kurt gibi acıkmışım ben de. İştahla yapıyoruz kahvaltımızı, güle söyleye. Sonra gelsin çaylar, kahveler.

Ruha iyi gelen şeylerin en başına koyuyorum doğayla buluşmayı. Onunla buluştukça kendi doğasıyla da buluşuyor, barışıyor insan. Doğayı izlerken küçük şeylerdeki güzelliği takdir etmeyi öğreniyor. Her şeyin geçiciliğinin ve bu geçiciliğin ne kadar güzel olduğunun farkına varıyor. Sabah oluyor, akşam oluyor, güneş açıyor, yağmur yağıyor, çiçek açıyor, meyve veriyor. Devinim hiç bitmiyor, hayat mükemmel bir düzende akıyor.

Yorulduysanız, sıkıldıysanız, donmuş, tıkanmış hissediyorsanız bırakın kendinizi doğanın kollarına. Hem de bir gün mutlaka yapacağınızı hayal ettiğiniz tatili beklemeden. En yakın parka gidin, çıkarın ayakkabıları, yürüyün toprakta. Bir ağacı okşayın, sarılın ona; bırakın başka insanlar ne düşünürse düşünsün. Camı açın, uçan kuşları, sokakta oynaşan kedileri izleyin. Balkonunuzdaki çiçeği sulayın, usulen değil farkındalıkla. Yemeğe doğramadan domatesi koklayın, dinleyin hatta. Belki size hayatın anlamını fısıldıyordur, şayet varsa…