Doğru bir hayat mı benimki? Bu soruyu Tolstoy günlüklerinde, mektuplarında ve itiraflarında defalarca kendine sormuş. Yoksul köylüler tarlalarda boğaz tokluğuna çalışırken benim malikânemde oturup onların öyküsünü anlatmam doğru mu? Nurdan Gürbilek vicdan, ahlak ve edebiyatı incelediği bir makalesinde Tolstoy’un hayatından örneklerle bu soruyu ustalıkla irdeliyor.

Suruç’taki katliamının yaşandığı geçen ay boyunca ben de bu soruyu kendime sık sık sordum:

Doğru bir hayat mı benimki?

Hayatını kişisel gelişim üzerine kurmuş ve ekmeğini kendini iyileştirmeye çalışan insanlara sunduğu rehberlik hizmetinden çıkaran biri olarak bu soru aklıma sık sık gelir. Kişisel gelişim sahasına gönül vermiş diğer meslektaşlarım gibi ben de bireyselin dar alanından insanlığın dev ıstırabına uzanan köprüyü sorgulamadan edemiyorum. Hele hele dünyanın berbat gidişatı karşısında ümidimi yitirdiğim günlerde -şimdi olduğu gibi- başkaldırı gücünün bireysel alandan çıkıp çıkmayacağı sorusu her zamankinden fazla kafamı kurcalıyor.

2012 yılının sonlarına doğru bir gün, babamın intiharı ve eşimin önce bacaklarını, sonra yavaş yavaş ellerini ondan çalan hastalığı ile tek başıma mücadele edemeyeceğimi kabullendiğim bir zamanda Kanada’nın bir sınır kasabasında düzenlenen bir çalışmaya katılmıştım. Uyanış anlamına gelen bu Awakening atölyesi üç gün boyunca bize zihnimizin, yüreğimizin ve hatta vücudumuzun sınırlarını tanımayı ve onları aşmayı öğretecekti. Pahalıydı. Zahmetliydi. Uzun bir yol gitmemi, sınırı geçmemi, tanımadığım insanlarla bir koğuşta kalmamı, bildiğim dünyadan elimi eteğimi çekmemi gerektiriyordu.

Katılmayı çok istediğim üç yıllık Psikolojik Danışmanlık (PRAC) eğitimin ön koşuluydu bu çalışma; ben de gittim.

İlk akşam daire halinde oturduğumuz salonun ortasında, atölye çalışmasını yönetecek olan hocamız her birimize kendimizi nasıl hissettiğimizi soruyor, biz de içinde boğulduğumuz şahsi dertlerimizi anlatıyorduk. O el değmemiş ormanın kıyısındaki Kanada kasabasına çok uzak bir yerde, Suriye’de savaş yeni başlamıştı. Evlerini, dostlarını, topraklarını ardında bırakıp can havliyle sınıra dayanan insanların görüntülerine henüz aşina değildik ve nasırsız yüreklerimiz parça parça oluyordu.

Sıra bana geldi. Kendimi nasıl hissettiğim sorulmuştu ve maskesiz, oyunsuz, kimseye kendimi beğendirme çabasına girmeden cevap vereceğim bir ortamdaydım. Açtım ağzımı, yumdum gözümü. Hepimizin bu yaptığının, Suriye’de, Afrika’da, hapishanelerde, işkence odalarında binlerce insan ölürken bizim burada kendimizi kendimizden özgürleştirmek adına zamanımızı, enerjimizi, paramızı harcamamızın ne kadar ayıp ve hatta aşağılık bir şey olduğundan söz ettim. Gencecik vücutların bölücülük suçundan parçalandığı ülkem kendi içinde parça parça bölünüyordu ve ben burada oturmuş, yok babam, yok kocam, benim acım da benim acım diye dövünüp duruyordum.

Dairede oturan ve henüz daha hiç tanımadığım sınıf arkadaşlarım irkildiler. Hocamız başını salladı ve bütün bu düşüncelerimin bana kendimi nasıl hissettirdiğini sordu.

“Utanç” dedim; “Utanıyorum kendimden.” Bu sözler ağzımdan çıkar çıkmaz da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Dünyanın yükü sırtıma binmişti. Aklıma “Çok fazla acı var, dayanamıyorum” diyerek kendini köprüden atan dostum Dicle ve yine dayanamadığı için başına silahı dayayan babam geldi. Gözyaşlarım yanaklarımdan boynuma, göğsüme oluk oluk indi. Dairede oturan arkadaşlarım sessizce beni izlediler. Hocamız, “Sırtındaki bu yükle dünyaya bir faydan dokunabilir mi Defne?” diye sordu.

Başımı salladım. Olamazdı. Utancı hissetmemek için atacağım her adım beni kendimden uzaklaştıracak, yaralarımı iyileştirmek yerine beni yüreğimden koparacaktı.

Dünyayı yıkanlar kendilerinden kopmuş yaralı insanlardı. Dünyayı iyileştirecek olanlar kendi hırslarından arınmış, özgür, huzurlu, kıymet bilen insanlardı.

“Healing one person at a time,” dedi hocamız. Teker teker iyileşeceğiz. Ben yaralara şifa olmak istiyorsam önce kendimden başlamalıydım.

Sonra bütün sınıf ellerini birleştirip beşik yaptı ve beni gökyüzüne doğru kaldırdılar. Bütün ağırlığımı bıraktım, yine de düşmedim. Aklıma babamın “maymun salıncağı” geldi. Beni avucunun içine oturtup yükseğe doğru sallardı, yüzümü tavana çarpacağım zanneder, aynı anda hem korku hem de zevk çığlıkları atardım. Güldüm. Babam gökyüzündeydi ve ben sınıf arkadaşlarımın kenetlenmiş parmaklarından yapılma beşiğin içinde ona en yakın yerdeydim.

O günden üç buçuk yıl sonra beni beşikte sallayan sınıf arkadaşlarımla beraber psikolojik danışmanlık programından mezun oluyordum. Eğitim boyunca her birimizin bu dünyaya özel bir yeri doldurmak için geldiğini öğrenmiştim. Aklımla değil, yüreğimle kavramıştım hem de bu bilgiyi. Hissederek, en derinimde kavrayarak ve hatta zaten bildiğimi hatırlayarak. Hiç bir hayat beyhude yere yaşanmıyordu; her birimizin bu alemde başkası tarafından doldurulmayacak nadide bir yeri vardı.

Törene katılan ailem, eşim, dostlarım, öğrencilerim, hocalarım ve sınıf arkadaşlarım huzurunda kendi hayatımı insanlara bu kıymetli gerçeği öğreterek/hatırlatarak geçireceğime söz verdim.

Adorno “Yanlış yaşam doğru yaşanmaz” demiş. “Çünkü hayatın kendisinin bu kadar şekilsizleşmiş olduğu bir dünyada kimse doğru bir hayat yaşayabilecek durumda değildir.” O halde belki doğru yaşam, çarpık olana, yakıp yıkana, kıymet bilmeze, ayırıp, bölene, insana saygı duymayana karşı gireceğimiz bireysel başkaldırıda saklıdır.
Her birimizin bu alemde eşit kıymette ve eşit önemde bir yeri varsa şayet kişisel adım ve tercihlerimizin her biri dünyada bir değişiklik, yıkımdan şifaya doğru bir dönüşümü başlatacak olabilir mi?

Mesela benim, şimdi şu anda, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için bu yazıyı yazmaktan başka yapabileceğim daha iyi bir şey olabilir miydi?

Sanmıyorum.

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/dogru-bir-hayat-mi-benimki/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/dogru-bir-hayat-mi-benimki/" data-text="Doğru Bir Hayat mı Benimki?" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/dogru-bir-hayat-mi-benimki/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>İstanbul doğumlu yazar, Hatha Yoga öğrencisi ve eğitmeni, sosyolog, Prof. Macit Gökberk’in ilk torunu ve tanıdığı veya tanımadığı pek çok kişi için ilham kaynağı olan, kendini belli bir coğrafyaya ait hissetmeyen bir dünya vatandaşı. Defne Suman&#8217;ın, insan doğasına olan ilgisi ve insanın derinliklerini keşfetme ihtiyacı, onu, Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü&#8217;nde yüksek lisans eğitimini tamamlamaya kadar getirdi. Bir adım ötede Amerika&#8217;nın prestijli bir üniversitesinde doktora yapmak yatarken, o yeni bir yol seçerek akademisyenliği bırakıp yola çıktı. </p> <p>2003 yılından beri dört kıtada seyahat ederek Zhander Remete’nin rehberliğinde yoga öğreniyor ve öğretiyor. Atina, İstanbul ve Oregon’da soluklanıyor. Çocukluk yıllarından beri okuma ve yazma ile haşır neşir olan Defne on üç yaşından sonra yazılarını gözlerden uzak tutmaya karar verdi. Okur ile buluşması ise maneviyatın izinde iç dünyasını keşfettiği yıllarına denk gelir. Kendi deyimiyle “üzerine sinmiş tecrübelerin merceğinden bakıp da gördüğü insana, topluma, yaşama dair” yazıyor. En büyük ilham kaynağı sahici olana karşı duyduğu merak ve başlıca tatmin alanı da hakikati ifade etmenin insanları birbirine bağlayan eşsiz tabiatı.</p> <p>İlk kitabı <a href="https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/mavi-orman/" target="_blank">Mavi Orman</a> Şubat 2011’de Kuraldışı yayınevinden çıktı. Mavi Orman&#8217;ı, 2013&#8217;te ilk romanı <a href="https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/saklambac/" target="_blank">Saklambaç</a> izledi ve Yunanistan’da ve Türkiye’de aynı anda çıkacak olan yeni romanı Emanet Zaman ise tarihin bambaşka bir penceresinden, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarındaki İzmir’inden yine insana bakıyor, bütün sevinçleri, kederleri ve çaresizliği içinde insanı anlamaya çalışıyor.</p>