Gıda endüstrisi öncelikle çocukların aklını çelmeye çalışır. Cicili bicili ambalajlar; revaçtaki çizgi film kahramanlarının rol aldığı reklamlar; çocuk menüleri; içinden hediye çıkan cipsler; üzerine oyuncak yapıştırılmış boyalı yoğurtlar…

Bir gün Digiturk’teki çizgi film kanalları arasında şöyle bir dolanıp aralarda çıkan reklamlara bakın, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Hatta akşam saatlerinde bütün kanalların reklam kuşakları bunlarla doluyor neredeyse. Çocuğun bu reklamları görmesi ile anne babasına o hiçbir faydası olmayan ürünleri aldırmak için baskı yapması birkaç dakikayı bulmuyor doğal olarak. Bunu o an yapmasa bile bir AVM’de sizinle gezerken ya da süpermarketteki alışveriş arabasının arkasına oturmuş reyonlara bakarken mutlaka istiyor.

Endüstri anne babaları da ikna etme peşine düşüyor elbette. Reklamlarda güven duyulan yüzler oynatılıyor. Öyle bir de mesaj veriliyor ki, hani sanki o boyalı yoğurtları almazsanız çocuklarınızın boyu uzamayacak ya da geri zekâlı olacaklar zannediyorsunuz. Bu mesaj sürekli ve sürekli pompalanıyor. Sonra adeta bir sosyal baskı oluşturuluyor bilinçsiz annelerin de etkisi ile… Siz kendinizi suçlu hissetmeye başlıyorsunuz boyalı yoğurt almadığınız için. Oysa paketlenmiş her türlü ürünü çok dikkatli araştırarak tüketmek bir zorunluluk. ”Isıl işlem” diye bir şey çıktı örneğin gıda endüstrisinde son dönemlerde. Bunu iyice araştırırsanız ne kadar açık bir kavram olduğunu öğrenip şaşırırsınız.

 

Mavi göğün altında sevgiyle büyüyen tavuklar ve mor inekler!

Çocuklar tarımdan, hayvancılıktan, doğal döngülerden, gıda hakkındaki gerçeklerden habersiz büyüdükçe aldatılmaları çok daha kolay oluyor. Size komik gelebilir belki ama şu anda pek çok çocuk mor renkli ineklerin var olduğunu sanıyor mesela. Mor inek elbette oldukça sevimli bir espri. Reklamı çeken firmanın çocukların bilinçaltına girme gibi bir amacı olduğunu da sanmıyorum. Ancak bir çocuk mor renkli ineklerin var olduğunu sanıyor ya da süpermarketteki tavukların buğday tarlalarında, mavi göğün altında sevgi ile büyüdüğüne inanıyorsa burada anne babasının önemli bir ihmali vardır. Anne babalar bu konuları bazen hafife alıyor, ihmal ediyorlar; hatta doğruyu anlatan başka bazı annelere çocukların düşlerini kırıyorlar diye sitem ettikleri bile oluyor.

Gıda, hayatta en çok bilgi sahibi olmanız gereken konu belki de. Çocuklarınıza doğruyu öğretebilmek, doğruyu gösterebilmek için önce kendiniz derin bilgilere sahip olmalısınız. İnternet, bu iş için en zengin ve ulaşılması en kolay kaynak. Zamanı Facebook’ta öldürmek yerine o gün yemekte yediğiniz sebze hakkında çeşitli kaynaklardan araştırma yapmanız ailenizdeki herkes için iyi olacaktır. Gıda hakkında kitaplar okuyun. Ailenizle çıktığınız gezilerde yöresel yemeklere, tariflere, o bölgede tarımı yapılan ürünlere ulaşmaya çalışın. Üç aylık yaz tatilinin sadece iki gününü deniz kenarı yerine tarımın yapıldığı iç bölgelerde geçirmeniz bile ufkunuzu açar.

Gıdayı hafife almayın. Vücudunuza gireni hafife alır, “o da aynı bu da aynı” gibi vurdumduymaz bir tavır içinde olursanız bunun faturasını öyle ya da böyle ödersiniz.

 

Domatesteki balık, mısırdaki akrep!

Ortalık ayağa kalktı son dönemlerde. Genetiği değiştirilmiş organizmalar var, tohumlar var… Gıda sisteminde bir yanlışlık var yani. Bir tohumun genetiğini değiştirmek demek, doğasında olmayan bir şeyi yapması için laboratuar ortamında tohum üzerinde oynamak demek. Balığın genetik kodlarının domatese, akrebin genetik kodlarının mısıra aşılanması demek…

Bu tohumlar, bu ürünler size uzak değiller. Bir komplo teorisi ya da hiç gerçekleşmeyecek bir kıyamet senaryosu falan değil olup bitenler. Bu domates hemen sokağınızın başındaki manavda var. Her gün önünden geçtiğiniz süpermarketin reyonları bu ürünlerle ve bu ürünlerin kullanıldığı mamullerle dolup taşıyor.

Şizofreni ve benzer psikiyatrik hastalıklarda, erken bunama mesela, Alzheimer, MS, kanser türleri, hipoglisemi, otizm, kısırlık, sperm yetersizliği, karaciğerde yağlanma/zehirlenme gibi hastalık ve rahatsızlıkların sebeplerinin başını çekiyor bu gıdalar. Henüz anlaşılamayan pek çok başka zararları olduğu da kesin. Çoğu insan bu durumdan habersiz elbette. Pek çok insanın da bir kulağından girip ötekinden çıkıyor.

Ama en azından şu konudaki uyarıları ciddiye almak zorundayız: En büyük tehlike mısır olabilir! Türkiye’deki mısır tohumlarının çok büyük bir yüzdesi yurtdışından geliyor. GDO’lu oldukları henüz açık açık telaffuz edilmese de gıda işi ile ilgisi olan herkes öyle olduğunu gayet iyi biliyor.

Tehlike yazın Bodrum sahilinde almaktan sakınacağınız haşlanmış mısırda falan değil sadece; mısır her yerde! Süpermarketten alacağınız hemen her şeyin içinde mısır (unu, tozu, şurubu vs) bir şekilde yer alıyor. Çok dikkat edin buna.

 

Tarlalarda mineral kalmadı!

Geleneksel çiftçilik neredeyse tamamen terk edildi artık. Tarım, büyük alanlara kaydı. Kartellerin, büyük firmaların eline geçti. Kâr zarar hesapları, verim, rekolte kavramları işin odak noktası oluverdi. Şu ortaokulda öğrendiğiniz tarlayı nadasa bırakma işi var ya, onu çiftçiye “keriz” gözüyle bakılıyor neredeyse. Artık hemen hemen hiçbir toprak parçası nadasa bırakılmıyor çünkü. Her şey için gübre var. Tarlalarda mineral diye bir şey kalmadı. Toprak bitti aynı tarlaya defalarca aynı ürün dikildiği için. Çiftçiler isteseler de istemeseler de her seferinde kimyasal gübre kullanmak zorundalar artık.

Zararlı ot çapalatmak en büyük masraf kalemlerinden biridir tarımda. Oysa birkaç ilaçla bu kalem tamamen silinebilir. Hem de öyle bir silinir ki tarlaya dökülen o ilaçtan sonra bir tek zararlı ot bile çıkmaz toprağın üzerine. Hatta bırakın zararlıyı falan, tek bir normal ot bile çıkmaz. O ilaç ile uyumlu özel bir ithal tohum alırsınız ve o sebzeyi dikebilirsiniz sadece. İçine aşılanan genler ile o zehre dayanıklı hale getirilmiştir tohumlardır bunlar.

Bu tohumlar A ülkesinden giriyor diye kıyamet koparmanız hiçbir işe yaramaz. B ülkesine bir şirket kurulur; A ülkesinden B ülkesine gider tohumlar, oradan yine sofranıza ulaşır.

 

Tek çözüm gerçek tohumlara sahip çıkmak!

Anadolu’nun eski ve gerçek tohumlarına sahip çıkmanız bu korkunç düzenden kurtulmanızın tek yolu. Geleneksel tarım ancak ve ancak büyük şehirlerin hassasiyeti ile kurtulabilir.

“Gerçek” tarım yapanları bulmalı ve desteklemelisiniz. Ancak her şeyden önce, emin olmalısınız. Yıllardır aynı insandan, aynı manavdan, aynı tezgâhtan alışveriş ediyor olabilirsiniz. Yazlık sitenizin ara yollarında traktörü ile dolaşan amcaya karşı bir sıcaklık hissediyor olabilirsiniz. Her ne olursa olsun emin olmalısınız. Bir üreticinin kendi yaptırdığı testin sonucunu size göstermesi en ufak bir anlam ifade etmez. Türkiye’de bu işler danışıklı dövüş gibidir. Sahip olduğu sertifikalar da size gelen ürün konusunda bir garanti vermez. Arazilere bile bakılmadan, mektup ile sertifika alınabilen bir dönemdeyiz artık.

Kendi sonuçlarınızı kendiniz alın. Bağımsız laboratuarlar var. Bunlardan faydalanın. Oturduğunuz sitede birkaç anne bir araya gelin ya da kreşteki anneler ile aranızda para toplayıp alışveriş ettiğiniz tezgâhlardan, manavlardan, internet sitelerinden birkaç ürünü analiz ettirin. Yaz tatillerinde yolunuzu güvendiğiniz çiftliklere doğru çevirin. Çocuklarınızı süpermarketlere götürmeyin. AVM’lerde saatler boyu havalandırmalardan bakteri almalarını değil, temiz havada, parkta oynamalarını teşvik edin. Hem yüzleri güneş görsün, ciğerleri temiz hava dolsun hem de makinelere jeton atıp tek başlarına sanal oyunlar oynayacaklarına akranları ile gerçek oyunlar oynasınlar; hem paranız korunsun hem sağlığınız.

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/gida-endustrisi-oncelikle-cocuklarin-aklini-celer/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/gida-endustrisi-oncelikle-cocuklarin-aklini-celer/" data-text="Gıda Endüstrisi Öncelikle Çocukların Aklını Çeler" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/gida-endustrisi-oncelikle-cocuklarin-aklini-celer/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>1997 yılında, çok sevdiği Ege’ye yerleşiyor Pınar Kaftancıoğlu. Önce Kuşadası’nda geçen birkaç yıl, ardından Aydın-Nazilli’de bir doğal kaynak suyu fabrikasını işletme, kızının doğumu, işlerin stresinden bunalıp fabrikayı devretme derken otuzlu yaşlarının sonunda emekliliğini ilan ediyor!</p> <p>Nazilli’de anadan kalma bakımsız araziyle birkaç zeytinliğini ıslah edip şu an yaşadığı çiftlik evini inşa ettirmeye karar veriyor. Komşuların yardımıyla yaylalardaki irili ufaklı araziye çekidüzen veriyor. Tarlalar sürülüyor, köydeki ineklerin dışkılarıyla gübreleme yapılıyor, dağ köylerinden hediye gelen fidanlarla tohumlar ekilip dikiliyor.</p> <p>Ve tarlalarda ilk ürünler çıkmaya başlıyor.</p> <p>“Kızım, İpek artık Milupa’nın ‘organik’ etiketli kavanozlarına mahkûm değildi. Kahvaltı masamızda hepsine isim koyduğum ineklerin sütleri ve o sütlerden yaptırdığım peynirler vardı. Ekmeği marketten almıyor, kendi fırınımda yapıyordum. Yumurtalar bahçenin sağından solundan, çoğu zaman da tavuklarımın folluğa çevirdiği ayakkabılıktan toplanıyordu. Zeytinden ve zeytinyağından bol şeyimiz yoktu. Bahçenin orasında burasında kendiliğinden yetişen otların her birinin bir adı olduğunu ve neredeyse hepsinden enfes yemekler yapıldığını öğreniyordum. Yılladır marketten aldığım kırmızı şeylerin, gerçek bir domates ile alakası olmadığını anladım. Havuçlar, marullar, fasulyeler, börülceler&#8230;”</p> <p>İpek Hanım Çiftliği böyle kuruluyor.</p>