Sevgili Okur,

Nasılsın?

Ben, biliyorsundur belki, bir zamandır İstanbul’dayım. İstanbul’da olduğum için de hayatı nefes nefese yaşıyorum. Günümü asgari miktarda faaliyetle de doldursam yine de hep bir yetiştim, yetişemiyorum, yetişmeliyim hissi yakamı bırakmıyor. Stres dedikleri bu işte, değil mi? Bir boşluk bulamamak… Dolu, dolu dolu. Her yer, herkes, her an dolu.

İstanbul’da hayat böyle dolu dolu bir şey – inanır mısın, uzaklardayken özlenen bir doluluk bu ama bu konuyu uzaklardan yazacağım bir mektubumda işlerim.

Stres, malum, akıllara zarar bir illet. Ben de aynı senin gibi ondan kurtulmanın, onsuz yaşamanın yollarını düşünüyorum. Zamanla ilgili bir durum. Zaman varsa stres yok, zaman yoksa stres var. Ama o kadar basit değil. Çünkü stresin bağımlılık yaratan bir tarafı da var. İnsan ona bir alışınca, zamanın bol olduğu günlerde bile yetişmeliyim, yetişmeliyim, yetişmeliyim temposu ile yaşıyor.

Tatillerde olur ya bazen, bir rahatlayamazsın. Koca bir gün deniz derya gibi önünde uzanır, onu bile bölüp parçalayıp programlamak istersin. Tatil bile dolu dolu geçsin istersin. Öyle bir bağımlılık sözünü ettiğim.
İşte ben de tünelde, metroda, vapurda hemşerilerimin oluşturduğu nehirler içinde bir damla misali koşturup dururken bu doluluk, boşluk üzerine kafa yoruyorum. Hiç vaktim yok diyoruz, birbirimize. Ben diyorum yani, soranlara. “İnan ki hiç vaktim yok” diyorum yolda rastladıklarıma; “Ve olmayacak da” diye içimden geçiyorum. İstanbul’a geleli üç ay oldu neredeyse, görüştüğüm arkadaş sayısı üçü bulmadı.

Çok doluyum.

Çok çok çok doluyum.

İyi peki tamam da, hayat nerede yaşanacak?

Ha, işte bence stresin en fena tarafı bu. Doluluğu, kaygısı, koşturmacası değil…

Onunla dolu dakikalarımızı hayattan saymayışımız.

O bitsin de hayat başlasın, diye düşünmemiz… Dört gözle beklediğimiz -ve programlarla dolduracağımız- tatillerde, hafta sonlarında, emekliliğimizde yaşayacağımız “gerçek” hayatı şu andan başka, şu andan uzak bir şey sanmamız.
Belki tam da bu yüzden bir türlü yavaşlayamayışımız.

Koşturmacanın içindeyken hayatın tadını alamıyoruz çünkü tatmak için bir durmuyoruz. Aklımıza bile gelmiyor. Ben en azından sessiz bir çalışma odasında roman okumak yerine (benim için “hayat”) berbat trafiğin, gürültünün, egzozun içinde tatminsizlik içinde hızlı hızlı yürüdüğüm o anın, hayatın ta kendisi olduğuna aklımı bir türlü ikna edemiyorum. Şimdi koşmazsam hep uzaklarda, stresin bittiği, günlerin boşaldığı bir zamanda yaşanacak olan hayatı kaçıracakmış gibi bir telaşla bir işten diğerine atılıyorum.

Hayat, hayatı beklerken geçiveriyor galiba!

Oysa hayat uzaklardaki bir hayal değil, şimdi şu anda her nerede isen tam da orada akan su gibi bir şey. Kendi yolunu bulan, açan, akan, çağlayan bir şey… Koştursak da damarımızda, dursak da orada.

Geçerken onu görmek de bizim elimizde, görmeden içinden geçivermek de…

Ne dersin?

Sen de yaz bana okur.

Ve sağlıcakla kal!

Defne

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/hayati-beklerken/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/hayati-beklerken/" data-text="Hayatı Beklerken" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/hayati-beklerken/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>İstanbul doğumlu yazar, Hatha Yoga öğrencisi ve eğitmeni, sosyolog, Prof. Macit Gökberk’in ilk torunu ve tanıdığı veya tanımadığı pek çok kişi için ilham kaynağı olan, kendini belli bir coğrafyaya ait hissetmeyen bir dünya vatandaşı. Defne Suman&#8217;ın, insan doğasına olan ilgisi ve insanın derinliklerini keşfetme ihtiyacı, onu, Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü&#8217;nde yüksek lisans eğitimini tamamlamaya kadar getirdi. Bir adım ötede Amerika&#8217;nın prestijli bir üniversitesinde doktora yapmak yatarken, o yeni bir yol seçerek akademisyenliği bırakıp yola çıktı. </p> <p>2003 yılından beri dört kıtada seyahat ederek Zhander Remete’nin rehberliğinde yoga öğreniyor ve öğretiyor. Atina, İstanbul ve Oregon’da soluklanıyor. Çocukluk yıllarından beri okuma ve yazma ile haşır neşir olan Defne on üç yaşından sonra yazılarını gözlerden uzak tutmaya karar verdi. Okur ile buluşması ise maneviyatın izinde iç dünyasını keşfettiği yıllarına denk gelir. Kendi deyimiyle “üzerine sinmiş tecrübelerin merceğinden bakıp da gördüğü insana, topluma, yaşama dair” yazıyor. En büyük ilham kaynağı sahici olana karşı duyduğu merak ve başlıca tatmin alanı da hakikati ifade etmenin insanları birbirine bağlayan eşsiz tabiatı.</p> <p>İlk kitabı <a href="https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/mavi-orman/" target="_blank">Mavi Orman</a> Şubat 2011’de Kuraldışı yayınevinden çıktı. Mavi Orman&#8217;ı, 2013&#8217;te ilk romanı <a href="https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/saklambac/" target="_blank">Saklambaç</a> izledi ve Yunanistan’da ve Türkiye’de aynı anda çıkacak olan yeni romanı Emanet Zaman ise tarihin bambaşka bir penceresinden, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarındaki İzmir’inden yine insana bakıyor, bütün sevinçleri, kederleri ve çaresizliği içinde insanı anlamaya çalışıyor.</p>