Bakarsınız Anadolu’dan bir ışık doğar. Umudu kesmemek lazım…

 

Binlerce yıldır beş tavuğu, bir horozu olan kümesler vardı bahçelerde. Sonra bir gün bir kıyamet kopardılar, yaktılar, gömdüler hepsini. Oysa ne insanlık kuş gribinden telef haldeydi, ne de toplu bir salgın ile çoluk çocuk mevta olmuştu. Yumurtasını kümesten aldığı, kaynatıp yediği için ölen de yoktu. Ama konuşan çoktu. Biz sadece manşetleri okuduk, gerisini boş verdik; hata ettik.

 

”Sağlıklı” dediler, önümüze mutant hayvancağızların yumurtalarını çıkardılar. Bunun pastörize olanı bile çıktı. Balık çiftliği artıkları ile beslenen o hayvancağızların yumurtaları haliyle balık koktu. Biraz şüphelenir gibi olduk ama sonra o da kılıfına uyduruldu: ”Omega 3 içeren yumurta” dediler buna. Doğrudur…

 

Köylerde inekleri sağdılar binlerce yıl. Sütü bir taşım kaynatıp yoğurt yaptılar. Öleni kalanı duymadık. Endüstri, ”Yok, olmaz.” dedi. ”Ben buna da elimi atacağım.” Attı; sağ olsunlar büyükşehirler beta, rota diye kırılıyor. Nereden çıktığını bilmediğimiz dayanıklı virüsler sardı dört yanı…

 

Köylere ”Tü kaka” dediler. Köy pekmezinin kanser yaptığını söylediler ama biz pekmezden kanser olan görmedik hiç. Ambalajlı ürünler, senelerce dayanan bakliyatlar, böceklenmeyen pirinçler, mercimekler her yeri sardığında gördük. Sürü psikolojisine girdik; ilişkiyi kurmak, anlamak istemedik. Biz ”moderndik”; turşusunu, bulgurunu, peynirini, yağını köyünden getirten komşuyu hakir gördük, güldük. Onun çocuğu bizimkilerden daha acar çıktı. Burnunu üç-beş kez çekip atlattığı hastalığı bizim çocuklar yorgan döşek zor atlatabildi. Biz yine görmek istemedik.

 

Tereyağı ağır, zeytinyağı bir tuhaf kokuyordu. Kuyruk yağı ”Iyyy” idi. Oysa reklamlara çıkmayan en sıkı profesörler her fırsatta ”Allah aşkına bu üç yağdan vazgeçmeyin” dedi. Dinlemedik. Şık ambalajlarına bakıp mutfaklara soktuğumuz yağlar hepimizin damarlarını tıkadı. Tıkanan damarları kaçtığımız Anadolu’nun otları açtı. O otların reçeteleri başucumuzda yazılı kaldı.

 

SAYFA-BOLUMU

Çağın en berbat hastalığı ile karşı karşıya kalanların doktorlardan duyduğu ilk şey, ”Derhal şunu kes. Doğal beslen. Bu çok önemli.” oluyor. Çünkü tanımadığı, aslında doğada ve dolayısıyla gıda diye satılan şeylerde olmaması gereken sentetiklerle karşılaştığında bünye bunları ziplemiyor. Biriktirip kendini korumaya çalışıyor. Ta ki üst üste, üst üste yığılınca artık ne yapacağını bilemeyip taşana kadar…

 

İşte ancak o zaman Anadolu’ya, köylere sığınmanın peşine düşüyor herkes. Oksijen, yaylalar, inekler, kuzular, koyunlar gözlere bambaşka kıymetli görünmeye başlıyor. Biz yine görmüyoruz, görmek istemiyoruz ama şimdi o son kaleler, köyler yok edilmek isteniyor. Residance, AVM, su parkı, Gross Market, mor inek, suni kar pisti, çakma meralar, numunelik kazlar, kağnılar, alçı heykeller ile bezenmiş bir Anadolu mu göstermek istiyoruz çocuklarınıza yoksa kiraz ağaçları, incir ağaçları, ağaçların dibinde mantarlar, akan sular, sürülmüş tarlalar, bereketin sembolü köylerle dolu bir Anadolu mu? Manşet okumak değil, soru sormak lazım artık.

 

Bu hazır bir lokma ya da mimari proje falan değil. Bekleyip de geri dönülmez noktada tekrar kazanabileceğimiz bir şey değil. Bir plan yapıldı ve yürüyor. İnat ile yönetilen bir ülkede yaşıyoruz. ”Altı üstü beş tane ağaç” denilip neler yapıldı. Ciğerimizi söktüler. Büyükşehir olan beldelerin kırsalındaki hektarlarca köy ve ormanlık alan için neler yapabilecekleri kimsenin aklına gelmiyor.* Toprak bizim varlığımız. Toprak özgürlüğümüzün tek garantisi. Toprağın varsa eker-biçer, karnını bağımsız olarak doyurursun. Komşuna kereviz verir, ondan bir külek yağ alırsın. Yaşam mücadelen sürer. Toprak yoksa kölelik var. Tarım yoksa bağımlılık var. Su yoksa zavallılık var. Köylü yoksa köyler yoksa sen yoksun, ben yokum.

 

Köylünün varlığının sürmesi, yürümesi tek bir hesapla hayata geçirilebilir: Üretmek ve ürettiğine değecek fiyatla satmak. ”Karpuzu döktüler; biberi yaktılar; sütü döktüler…”, ”Protestocular..!”. Televizyonda ara sıra görürsünüz bunları. 45 saniyede haber değişir, ”Neden?”, ”Ne için?” kısımları havada kalır, otomobil fuarının görüntüleri başlar. Sunulan tek şey bir manşet… Altında ne yattığını okumaz, dinlemez olduk. ”Bu işte bir iş var”ı hiç sormadık, biz sadece yargıladık. Çeşitli zamanlarda duyduğum, ”Yok artık” dediğim her fıkrayı birebir yaşar olduk. Baktık biri birini dövüyor; hiç sormadan gidip bir yumruk da biz attık. Öğütür olduk. Yazık oldu bize. Biz içimize ekilen nefret tohumları ile gözlerimizi yumarken memleket dört koldan harcanmaya başlandı.

 

SAYFA-BOLUMU

Anadolu için dev organize sanayi sitelerinin planları masaların üzerinde bugün. Fabrikalara karın tokluğuna çalışacak işçi lazım. İş gücünü köleleştirmek için onun önündeki tek alternatifi, tarımı almaları lazım. Toprağına küsen köylü çocuklarını dev fabrikalara işçi olarak yazdırmaya başladı bile. Köy muhtarlarının yetkileri alındı. Sulama sistemlerinin kullanım hakları muhtarlıklardan alınıp belediyelere veriliyor. İl Özel İdareleri tasfiye ediliyor. Artık ekim-dikim değil imar, site konuşuluyor her yanda. Bir savaşın safı olduk, ta içinde kaldık. O kadar kolay değil bu.

 

Sınırlar artık bana yetmiyor. Bana dokunmayan yılana sarılmak bana uymuyor. Bir başlangıç gerekiyor. 60 köyümüz var burada. 60 köyün, 60 sözcüsü ile çiftlikte buluştuk geçenlerde. Deliyim ya, bir söz verdim. Dedim: ”Sizler unutulmuş bir tadı yaratmaya söz verin, ben de size bunları satabileceğiniz ‘gerçek’ üretici pazarlarının sözünü vereceğim. Ama lafta olmaz. Etikle, değerle, özenle, eğitim ile; zincirlerinizi şirket tarımcılarından kurtararak anam-babam usulü yapacaksınız. Aslanlar gibi dikecek, bu ürünleri kamyona doldurup size açılacak pazarlarda, sokaklarda, sergilerde, kurulacak kooperatiflerde satacaksınız. Paranızı cebinize koyup evinize dönecek, eşinizle, çocuğunuzla paylaşacaksınız.”

 

Biz başlıyoruz. Nazilli’de 60 köyün emeği ile bir güç birliği, çiftçilik okulunun desteği ile eski usul tarım… Amasya’dan Urfa’ya, Malatya’dan Tokat’a; atadan kalan hangi değer, hangi tat varsa… Kiminden 1 kilo, kiminden 1 ton, kiminden 10 ton… Yunanistan’da başlayan ”Patates Hareketi” gibi… Boş alanlara, bulabildiğimiz her yere talibiz. Hep söylerim; üretici ile tüketici göz göze gelmeli. Bir hatası, bir kusuru varsa bile sizi tanıdıktan; sizi sevdikten sonra yinelemeyecektir. Araya sadece vicdan girecektir. Olması gereken tek şey de bu.

 

SAYFA-BOLUMU

Bu işin iki tarafı var. Köyler üretecek, siz onlara yer açacaksınız. Bağlı bulunduğunuz belediyelere yazın. Deyin ki ”Pazartesi Trabzon köylerini, Salı günü Balıkesir köylerini, Çarşamba Aydın köylerini, Perşembe Hatay, Cuma Konya, Cumartesi Amasya, Pazar Tokat köylerini tüm ürünleri burada istiyoruz. Nesi var nesi yok satabileceği, bizim onları tanıyacağımız, onların bizi tanıyacağı yerler istiyoruz. Bunların çapını kermes alanı gibi oyuncaktan değil, cidden istiyoruz. Biz paramızın üretenin cebine girmesini istiyoruz. Vatandaşların ve memleketin lehine proje üretmek, üreticiyi ve tüketiciyi birlikte korumak zorundasınız. Bu zincirin bu şekilde korunmasını, Türkiye Muhtarlar Birliği ile projeler yaratılmasını istiyoruz. Çin’den ithal kaşıkları değil, Kastamonu’daki Ali Dayı’nın şimşir kaşıklarını satın almak istiyoruz.”. Yazın, yazın, yazın…

 

Bu savaştan bu kadar kolay vazgeçmeyin. Evrenin hâkimleri biliyorlar ki eğer siz olursanız, eğer biz olursak kendilerine yer kalmayacak. Yeniden eken-diken, satan ve kazanan bir ülke olacağız. O zaman mercimek dışarıdan, pirinç Kanada’dan, bulgur Özbekistan’dan gelmeyecek. Sirayet edecek bu üretim.  Ya biz kazanacağız ya şirket tarımına, raflara dönüşün başlamasını isteyen onlar… Korkuları, bayrak düşürme çabaları bundandır. Endişeleri yersiz diyemem. Bu savaşın kolay olacağını da söyleyemem…

 

27 Nisan’da açılışımız var. Nazilli’de çiftçiye her konuda akıl, yardım, moral, bilgi, eğitim, hukuki destek verecek okulun açılışı… Sizi de bekleriz… Otogarda, uçakta, her yerde, her tarafta karşılarız memnuniyetle. Anlamak, dinlemek, yerinde görmek en güzeli…

 

* Ayça Ç.

 

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/her-sey-duzelir/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/her-sey-duzelir/" data-text="Her Şey Düzelir" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/her-sey-duzelir/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>1997 yılında, çok sevdiği Ege’ye yerleşiyor Pınar Kaftancıoğlu. Önce Kuşadası’nda geçen birkaç yıl, ardından Aydın-Nazilli’de bir doğal kaynak suyu fabrikasını işletme, kızının doğumu, işlerin stresinden bunalıp fabrikayı devretme derken otuzlu yaşlarının sonunda emekliliğini ilan ediyor!</p> <p>Nazilli’de anadan kalma bakımsız araziyle birkaç zeytinliğini ıslah edip şu an yaşadığı çiftlik evini inşa ettirmeye karar veriyor. Komşuların yardımıyla yaylalardaki irili ufaklı araziye çekidüzen veriyor. Tarlalar sürülüyor, köydeki ineklerin dışkılarıyla gübreleme yapılıyor, dağ köylerinden hediye gelen fidanlarla tohumlar ekilip dikiliyor.</p> <p>Ve tarlalarda ilk ürünler çıkmaya başlıyor.</p> <p>“Kızım, İpek artık Milupa’nın ‘organik’ etiketli kavanozlarına mahkûm değildi. Kahvaltı masamızda hepsine isim koyduğum ineklerin sütleri ve o sütlerden yaptırdığım peynirler vardı. Ekmeği marketten almıyor, kendi fırınımda yapıyordum. Yumurtalar bahçenin sağından solundan, çoğu zaman da tavuklarımın folluğa çevirdiği ayakkabılıktan toplanıyordu. Zeytinden ve zeytinyağından bol şeyimiz yoktu. Bahçenin orasında burasında kendiliğinden yetişen otların her birinin bir adı olduğunu ve neredeyse hepsinden enfes yemekler yapıldığını öğreniyordum. Yılladır marketten aldığım kırmızı şeylerin, gerçek bir domates ile alakası olmadığını anladım. Havuçlar, marullar, fasulyeler, börülceler&#8230;”</p> <p>İpek Hanım Çiftliği böyle kuruluyor.</p> <div class="tippy" data-title="Kimdir?" data-showheader="true" data-headertitle="Pınar Kaftancıoğlu" data-width="700" data-height="500" data-anchor="#tippy_tip0_4420_anchor"> &lt;div class=&quot;social4i&quot; style=&quot;height:82px;&quot;&gt; &lt;div class=&quot;social4in&quot; style=&quot;height:82px;float: left;&quot;&gt; &lt;div class=&quot;socialicons s4twitter&quot; style=&quot;float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px&quot;&gt;&lt;a href=&quot;https://twitter.com/share&quot; data-url=&quot;https://dergi.kuraldisi.com/her-sey-duzelir/&quot; data-counturl=&quot;https://dergi.kuraldisi.com/her-sey-duzelir/&quot; data-text=&quot;Her Şey D&uuml;zelir&quot; class=&quot;twitter-share-button&quot; data-count=&quot;vertical&quot; data-via=&quot;&quot;&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt; &lt;div class=&quot;socialicons s4fblike&quot; style=&quot;float:left;margin-right: 10px;&quot;&gt; &lt;div class=&quot;fb-like&quot; data-href=&quot;https://dergi.kuraldisi.com/her-sey-duzelir/&quot; data-send=&quot;true&quot; data-layout=&quot;box_count&quot; data-width=&quot;55&quot; data-height=&quot;62&quot; data-show-faces=&quot;false&quot;&gt;&lt;/div&gt; &lt;/div&gt; &lt;/div&gt; &lt;div style=&quot;clear:both&quot;&gt;&lt;/div&gt; &lt;/div&gt; &lt;p&gt;1997 yılında, &ccedil;ok sevdiği Ege&rsquo;ye yerleşiyor Pınar Kaftancıoğlu. &Ouml;nce Kuşadası&rsquo;nda ge&ccedil;en birka&ccedil; yıl, ardından Aydın-Nazilli&rsquo;de bir doğal kaynak suyu fabrikasını işletme, kızının doğumu, işlerin stresinden bunalıp fabrikayı devretme derken otuzlu yaşlarının sonunda emekliliğini ilan ediyor!&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Nazilli&rsquo;de anadan kalma bakımsız araziyle birka&ccedil; zeytinliğini ıslah edip şu an yaşadığı &ccedil;iftlik evini inşa ettirmeye karar veriyor. Komşuların yardımıyla yaylalardaki irili ufaklı araziye &ccedil;ekid&uuml;zen veriyor. Tarlalar s&uuml;r&uuml;l&uuml;yor, k&ouml;ydeki ineklerin dışkılarıyla g&uuml;breleme yapılıyor, dağ k&ouml;ylerinden hediye gelen fidanlarla tohumlar ekilip dikiliyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ve tarlalarda ilk &uuml;r&uuml;nler &ccedil;ıkmaya başlıyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&ldquo;Kızım, İpek artık Milupa&rsquo;nın &lsquo;organik&rsquo; etiketli kavanozlarına mahk&ucirc;m değildi. Kahvaltı masamızda hepsine isim koyduğum ineklerin s&uuml;tleri ve o s&uuml;tlerden yaptırdığım peynirler vardı. Ekmeği marketten almıyor, kendi fırınımda yapıyordum. Yumurtalar bah&ccedil;enin sağından solundan, &ccedil;oğu zaman da tavuklarımın folluğa &ccedil;evirdiği ayakkabılıktan toplanıyordu. Zeytinden ve zeytinyağından bol şeyimiz yoktu. Bah&ccedil;enin orasında burasında kendiliğinden yetişen otların her birinin bir adı olduğunu ve neredeyse hepsinden enfes yemekler yapıldığını &ouml;ğreniyordum. Yılladır marketten aldığım kırmızı şeylerin, ger&ccedil;ek bir domates ile alakası olmadığını anladım. Havu&ccedil;lar, marullar, fasulyeler, b&ouml;r&uuml;lceler&amp;#8230;&rdquo;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İpek Hanım &Ccedil;iftliği b&ouml;yle kuruluyor.&lt;/p&gt; </div>