Hepimiz duymuşuzdur azmin zafer öykülerini. Bazen bir çoğunun hayal ürünü olabileceğini düşünmüşümdür. Ta ki en yakınımda gözlemleyene dek. Anladım ki hayatta imkansız diye bir şey yok ve ünlü filozof Heraklitos’un dediği gibi “değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.”

Otuz sekiz yaşında evli ve iki çocuk annesi bir kadın. Çocukları çok seven, aslında fazlasıyla duygusal ama duygularını küçüklüğünden beri içinde yaşayan biri. Yaşam enerjisini de duyguları gibi içinde baskılıyor belli ki. Beyninde yılda bir kez takip edilmek üzere, hayatını müdahalesiz devam ettirebileceği bir lezyon var. Doktorlar birkaç sene takip ettikten sonra büyüme görülmediği için iki sene de bir bile kontrol edilebileceğini söylüyor.

Geçtiğimiz senenin sonuna doğru rutin bir kontrol için MR’a giriyor. Bu kez hiç beklemediği bir şeyle karşılaşıyor. Beynin sol lobunda onun stresli zamanlarına daha fazla direnemeyerek sinyal vermek isteyen bir baloncukla (anevrizma) tanışıyor. Doktorlar ameliyattan başka çare olmadığını ve tedavi olmamayı tercih ederse yüzde elli yaşam riski olduğunu söylüyor. Dünyası yıkılıyor adeta. Duydukları karşısında şok yaşıyor. Olayları eşi, annesi ve diğer aile fertleriyle paylaşırken aklında hep aynı soru var: “Ameliyat olmadan nasıl tedavi edilir?”
Gitmedikleri hastane, araştırmadıkları doktor kalmazken bu sırada da ameliyatın kaçınılmaz olduğu gerçeğini kabul ediyor. Artık “Ya ameliyattan sonra çocuklarımı hatırlamazsam?” endişeleri zorluyor zihnini. Öyle ya beyin ameliyatı bu, sol lob da olan bir rahatsızlığın sağ tarafı da etkileme riski söz konusu. Tetkikler, hastane serüveni derken ameliyat günü belli oluyor. Bu sırada normal bir baş ağrısı olsa bile beyninde olan anevrizmayı bildiği için stresi iki katına çıkıyor.
Zaten gergin olan yapısı daha da geriliyor.

Beklenen gün geldiğinde kendisi ve yakınları heyecan içinde hastaneye gidiyor. Ameliyat beklenenden kısa sürüyor ve doktor “İyi ki gelmiş” diyor. Çünkü anevrizmalar her an patlamaya müsait birer bomba olarak nitelendiriliyor. Ameliyattan sonra bir gece yoğun bakımda kalıyor ve gidişat normal olduğu için odasına alınıyor.
Sonrasında ilaçlarla tedavinin devam edeceği bir süreç başlıyor. Eve taburcu olduğu günden itibaren daha farklı bir boyut kazanmaya başlıyor. “Demek önceki ben bana iyi gelmiyormuşum ki bunları yaşadım. Öyleyse bir takım değişimler olmalı” diyerek NLP ile tanışıyor. Subliminal müzikler, olumlamalar, kişisel gelişim kitapları hayatı boyunca hoşlanmadığı şeyler arasında yer alırken, o bu kez hiçbir öneriye sessiz kalmıyor. Sadece düşüncelerini kontrol etmeyi öğreniyor. Bu bile onda herkes tarafından fark edilen değişimler yaratmaya yetiyor.
Bildiğiniz gibi zihin ve beden birlikte çalışıyor.

Olumlu düşünmek hayatına, çevresine, sağlığına, yüzüne öyle bir yansıyor ki, onu tanıyanlar bu değişimin en yakın şahidi oluyor.

Bir ay sonra gittiği doktor kontrolünde beyinde müdahale edilen bölgenin iyileşmeye başladığı ve beklenenden de çabuk ilerlediği söyleniyor.

O artık hayatına güzellikleri çekme yetisine sahip, bolluk bilincinin farkında, olumlu düşünmeyi doğal hali edinmiş biri. Sanki hastalık onun tüm yaşantısını stabilize edecek bir vesile oluyor. Çünkü o başına gelenlere “ah vah” etmek yerine hastalığı avantaja çeviriyor.

O hayatın gerçekleriyle yüzleşip yolunu kendi belirleyebilen, merkezinde tam ve bütün olarak yaşamını sürdüren, çalışkan bir hayat öğrencisi.

Eski sinirli halinden, gerginliklerinden, aşırı mükemmeliyetçi yapısından eser yok şimdi. O zaten mükemmelin ta kendisi. Ablamdır bu bahsettiğim kişi.

Akışta kalmayı biliyor ve “anı” yaşamanın güzelliğini tadıyor artık. Hiç yapmadığı şeyleri yapıyor mesela. Kirletir diye evde canlı besleme fikrine sıcak bakmayan o insan gitti, evinde muhabbet kuşu bakan hatta onunla oyunlar oynayan biri geldi. Baş ağrıları ise onu çoktan terk etti.

Ona sunulan ikinci hayatın tadını çıkartıyor şimdi. O yaşam enerjisi ve pozitif bakış açısı ile çoğu kişiye ilham olacak biri.