Yıllarca yaza yaza pek çok müşterimi yoldan çıkarmayı başardım. İstanbul’dan kaçmak gerek fikrini gerçeğe dönüştürmelerine ufak da olsa bir katkım oldu diyebilirim en azından. İki kişiyi Ocaklı’ya çektim bile. Biri iki yüz metre ötemde, saray yavrusu şahane bir villa ile Ocaklı Köyü’nü şenlendirdi; yeni bir hayata başladı. Diğeri, sevgili Bade; içinde kuyusu, suyu olan beş bin metrekarelik harika bir portakal bahçesi satın aldı. Artık emekliliğinde mi gelir yoksa daha mı öncesinde yaşamaya başlar, bilemem. Ne olursa olsun bunlar çok güzel adımlar…

Ne çok şey öğrendik sizden yıllardır, ne çok şey öğrettik size… Eğittik birbirimizi. Gıdayı, tarımı yazdım bildiğimce; moral bozduğum da oldu, affola. Ben ülkenin en büyük kozmetik firmalarından birinin sahibinden “saçları dolgunlaştıran şampuanın” aslında “içine o kadar çok tuz koyduk ki saçlarınızın doğal olarak sahip olması gereken yağdan eser bırakmadık; saçınız saç değil, tüy telek benzeri bir şeye dönüştü; e artık haliyle düşmüyor, inmiyor, dolgun görünüyor şampuanı” olduğunu öğrendim mesela. Siz de şu % 100 meyve suyunun “gerçekten” % 100 olduğunu öğrendiniz. Fabrikaya giren çürük çarık her meyvenin % 100’ü kullanılıyor, o konuda hiçbirimizin şüphesi yok. Ha meyve sularının ısıl işleme tabi tutulduğunu, hatta berraklığını garanti altına almak için bu ısıl işlemin 90 – 95 derecelerde yapıldığını, palper denen bir sistem ile ayrıştırıldığını, tortunun Bentonit ile çökertildiğini de ben öğretmiş olayım.

Ben artık sizlere o kadar alışmışım ki iki portakalı sıkmaya üşendiği için kutu meyve suyu alan annelerin de var olduklarını unutmuşum adeta. Bu sabah “Haydi dışarıda kahvaltı edelim” fikrimin devamında karşıma çıkan manzara tam olarak şuydu:
Bitişik masamızda Amerikalı bir anne baba, bir buçuk yaşlarında bir çocuk, dört yaşlarında bir başka çocuk, bir de dede ilavesi ile açık büfe kahvaltıdalar. Ufak çocuk mama sandalyesinde tavuk salamı dilimlerini arka arkaya yutuyor; bir yandan meşrubat içiyor diğer yandan mevsimi olmayan acayip salatalıklarla besleniyor. Bir de üzerine reçel damlatılmış kurabiyelere gidiyor eli. Dört yaşındaki çocuk sadece kurabiye yiyor. Dede ayrı bir telden çalıyor. Kokusu bile “yeme beni” diyen krepleri, çikolata kremi, fındık ezmesi, bal şurubu vb. her türlü abuk şeyle tatlandırıp, sofralara mutluluk katan içecek ile çiğnemeden yutuyor. Annenin tabağını görmek bile istemedim. Gerçekten çok şaşırdım. Baba sağ olsun, çocukları ile çok ilgili idi. Çocukların önündekiler bittikçe bir elinde reçelli kurabiye, diğer elinde meşrubat, evlatlarını yedirip içiriyordu. Şöyle dedim içimden: “…Yuh!”

Şimdi böyle bir manzara ile karşılaşınca müdahale etme duygunuz kabarıyor. Gelgelim, belli bir eşiği geçmiş insanları uyarmanın da maalesef hiçbir faydası olmadığını biliyorsunuz. Uyarsanız sinire gark olacaksınız sabah sabah, başka da hiçbir şey değişmeyecek. Kendinizi ilginç düşüncelerin içinde buluveriyorsunuz. “Acaba doğal seleksiyon yeni teknolojilere ayak uydurup böyle mi işlemeye başladı? Kusurlu ya da eksik bünyeler böyle kaybolacak herhalde?” falan…

1975 senesinde Kars’ın bir köyünde yaz tatillerimizi geçirirken okuma yazma bilmeyen babaannem bile bir yumurta yedirmeden bizi kahvaltıdan kaldırmazdı. Bir kaşık tereyağı, bir parça peynir olsun; ayaküstü ısırırdık. Evin kapsama alanına her girişimizde basit bir ara öğünü elimize tutuştururdu kadıncağız. Ekmeğe sürülmüş yoğurt, bir elma, bir avuç kavrulmuş buğday; artık ne olursa… Elektriğin bile olmadığı gariban Saskara Köyü’nde 1905 doğumlu bir kadıncağızın çocuk besleme şeklinin, 2013’te elinin altında tüm imkânlar olan bir anneden on kat daha bilgece olması ne acı. Sonumuz hayrola diyeyim, tekrar başa döneyim. Yatırım!
İstanbul dışında bir arazi yatırımı yapmak istiyorsanız her şeyden önce düşlediğiniz emeklilik tablosundan tam olarak emin olmalısınız. Olayın teması ikiye ayrılıyor: Keyif mi tarım mı?

Eğer amacınız deniz kenarında tatlı bir hayat, güzel sofralar, dostlarınız ile sürdüreceğiniz slow motion günler yaşamak ise Ege kıyıları, Akdeniz, Adalar, Marmara kıyıları, Çanakkale; Karadeniz’de İğneada’dan Amasya’ya kadar olan bölge size uygun. Şehirden fazla uzaklaşmak istemiyorsanız İstanbul’a komşu ilçeleri de tercih edebilirsiniz elbette.

Fakat amacınız tarım yapmak ise, deniz kenarında olamazsınız. Bir kez daha üzerine basa basa söyleyeyim: Deniz kenarında sağlıklı tarım yapamazsınız. Denizin nemi ve tuzu zeytin ağaçlarından narenciyeye, sebzeye kadar her şeyde ama her şeyde mantar ve bu kolda hastalıklara sebep olur. Akdeniz kıyılarında narenciye yetiştirecekseniz; narenciyeye Akdeniz sineğinin musallat olacağından ve onlarca ton ilaç kullanmak zorunda kalacağınızdan şüpheniz olmasın. Diyelim ki siz akıl almaz zayiatı göğüslemeye karar verdiniz, “Yok ben ilaç atmam canım, varsın sinek yesin” dediniz; yine olmaz. İstisnasız bütün komşularınız ilacı boca edeceğinden artık kendi portakalınızı yemeniz ya da o civarda temiz sebze meyve yetiştirmeniz mümkün değil. Bunun örneklerini Fethiye’de, Antalya’da, Kumluca’da, Gümüldür’de ve Seferihisar’da görebilirsiniz. Sıcak bir yaz gününde bu ovalarda karayolunda giderken bile kesif ilaç kokusu genzinizi yakıyor. Çok yazık, maalesef…

Körfez Bölgesi’nde kimyasal mücadele yapmak zaruret iken İç Ege’de bordo bulamacı (mineral bir ev tipi ilaç olarak tarif edilebilir) yeterlidir. Örnekler çoğaltılabilir. Genel anlamda sağlıklı tarım yapabileceğiniz bölgeler İç Ege, Aydın, Denizli, Afyon, Uşak ya da Ankara’nın doğusudur. Soğuk ve susuz alanlarda buğday, bakliyat yetiştirmek idealdir. Don vurmayan sulak bölgelerde sebze yetiştirebilirsiniz. Kır yamaçlarında ve asla sulanmayan, suyu tutmadan rahatça geçiren topraklı alanlarda zeytincilik yapabilirsiniz. Yüksek mi yüksek rakımdaki dağ köylerinde kestane, incir, üzüm ve elma yetiştiriciliğini tercih edebilirsiniz. Ova düzeyindeki alanlarda, yani nemin yoğunlaşıp indiği bölgelerde tarım yapmayı tercih etmeyin. Trakya’yı tamamen unutun. Çorlu’dan başlayan ağır metal kirliliği Çorlu ve Çatalca bölgelerini tamamen bitirdi. Ergene Nehri’nin taşıdıkları, kirliliği sınıra kadar dayandırdı. Silivri milivri zaten yıllardır bitik. Ne yazık ki bu koca bölge artan sanayiye kurban verildi.

Mazimizde çay içerek radyasyon ölçümü yapan bakanlarımız olduğundan mıdır nedir, Çernobil faciasının etkileri bizde tamamen unutuldu. Oysa Karadeniz’de hâlâ bütün şiddetiyle yaşanıyor ve uzun yıllar boyunca yaşanmaya devam edecek. Endemik örtü tamamen mutasyona uğradı.

Siz siz olun, yatırımınızı ya Ankara’nın doğusuna ya da İç Ege’ye yapın. Arazileri yerinde görün; yatırım yapmak istediğiniz bölgede birkaç hafta zaman geçirin; “bol paralı yolunacak İstanbullular” gibi görünmeden pazarlık edin; gerçek fiyatlara ulaşın, sonunda ufak – büyük bir şey alın mutlaka. Ben kendi civarımdaki arazilerin ortalama fiyatlarını vereyim, size de fikir olsun. İçlerinde 100 – 150 yaşında zeytin ağaçlarının olduğu, iyi verimli, yağlık zeytin bahçelerinin dönümleri 5000 TL civarında. Sebze için ağaçsız, boş, sürülebilir arazilerin dönümleri 10.000 TL – 15.000 TL arasında fiyatlar ile satılıyor. Narenciye, portakal, mandalina, limon, erik, elma, kiraz, nar vb. bahçelerinin de dönümleri ortalama 10.000 TL… Bu fiyatlar arazilerin yola yakınlığına; içinde su, kuyu, motor olup olmadığına göre ufak tefek değişebiliyor.

Rant sağlar mı? Pek sanmıyorum. Kendimi Ege’de bildim bileli fiyatlar aşağı yukarı aynı. Ama size başka türlü bir yaşamın da olabileceğini öğretir bu yatırım. Arazinize sizin adınıza, istediğiniz gibi bakacak birini ayarlarsınız. Diktiğini, topladığını size ve ailenize gönderir. Kışın gelir, kendi meyvenizi toplar gidersiniz. Yazın gelir, salçalık domatesinizi alır dönersiniz. Olursa içine basit bir de ev yaparsınız, çocukları her yaz köy tatiline götürürsünüz. Tavuklarınız olur. Ne bileyim, size bir umut olur. Günü geldiğinde eşyanızı toplayıp gelebileceğiniz bir köyünüz olur. Buralardan düşünürseniz ben size yakın olurum. Beni boş verin, çiftlikteki onlarca bilen insan size yakın olur. Kime isterseniz ona danışır, onunla konuşursunuz. Bir başlangıca yol oluruz.

Hiçbir şey olmasa en azından gözünüz açılır. Benim senelerdir gıda, tarım konusunda yazıp anlatmak istediğim ne varsa o anda açılan üçüncü gözünüzle görüverirsiniz. Her şey bir yana, köye gelen çocukların mutluluğu ile Antalya’da su kaydırağı parklarına giden çocukların mutluluğu arasında fersah fersah fark var. Bu farkı yıllardır çocukların gözlerinde görüyorum ben. Hayatında ilk defa keçiyi, keçinin memesinden süt içen oğlakları gören çocuklar seslerine bile hakim olamaz duruma geliyorlar. Çamurlar içinde, çığlık çığlığa, görsel ve duyusal bir eşikten atlıyorlar.

Ey sevgili okur, çocuklarınız bunları yaşamayı hak ediyorlar. Onlara her şeyi vermek istediğinizi çok iyi biliyorum. Ancak bir köyünüz, köyde bir eviniz yok ise eksikli kalıyorsunuz.

Ola ki siz daha şanslı olanlardansınızdır; maaile şehirli değilsinizdir; Anadolu’nun ufak bir köyünde, ilçesinde, kasabasında yaşayan akrabalarınız vardır. Yaz tatillerinde yollayın çocukları oraya. Yeğenleri, kuzenleri ile birlikte; ayağında yırtık bir terlik, toz toprak içinde ağaçlara çıkabilmesini sağlayın. Doğayı seven, hayvanları seven, elektriğini atmış, robot değil insan olduğunu hatırlamış bir çocuğunuz olacak. Doğada ölümleri, kayıpları, kazanımları, doğumları izleyecek. Bu ritmin ne kadar sağlıklı olduğunu ruhunda özümseyecek. En basit olaylar bile günümüz gençliğini “down” edebiliyor, ben bunu gözlemliyorum. Oysa Anadolu orijinli, kırda dağda büyümüş çocuklar biliyorlar ki her kışın arkasından bahar gelecektir. Uyum sağlamak, sakin olmak, beklemek, gözlemlemek… Hepsi ancak doğal devinimin içinde öğrenilebilir. İnsan, doğanın bir parçası… Tıpkı bitkilerle hayvanlar gibi. Beton kulelere hapsedilmek doğasına aykırı olduğu için sıkıntı, oradan olmazsa buradan, ama bir şekilde mutlaka patlıyor. Ben bunu hem kendimde, hem çocuklarımda gördüm…

Not: 17 Mayıs’ta Nişantaşı City’s AVM’deyiz. 2. Diyet Şenliği’ne davetliyiz. Geçen seneki kalabalığı anımsıyorsunuzdur. Bu sene o kalabalığı sırf benim geyiğim ile baş başa bırakmamak ve sorularınıza daha alaylı yanıtlar verebilmek için çiftliğin dikimlerini yapan ekibi de yanımda getiriyorum. Bu beceriksiz ekip (!) ve başlarındaki Sefer, size kısa bir anlatım yapacaklar, tüm sorularınıza yanıt verecekler. Ajandanıza şimdiden not edin, mutlaka gelin.

 

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/istanbulu-terk-etme-rehberi/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/istanbulu-terk-etme-rehberi/" data-text="İstanbul’u Terk Etme Rehberi" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/istanbulu-terk-etme-rehberi/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>1997 yılında, çok sevdiği Ege’ye yerleşiyor Pınar Kaftancıoğlu. Önce Kuşadası’nda geçen birkaç yıl, ardından Aydın-Nazilli’de bir doğal kaynak suyu fabrikasını işletme, kızının doğumu, işlerin stresinden bunalıp fabrikayı devretme derken otuzlu yaşlarının sonunda emekliliğini ilan ediyor!</p> <p>Nazilli’de anadan kalma bakımsız araziyle birkaç zeytinliğini ıslah edip şu an yaşadığı çiftlik evini inşa ettirmeye karar veriyor. Komşuların yardımıyla yaylalardaki irili ufaklı araziye çekidüzen veriyor. Tarlalar sürülüyor, köydeki ineklerin dışkılarıyla gübreleme yapılıyor, dağ köylerinden hediye gelen fidanlarla tohumlar ekilip dikiliyor.</p> <p>Ve tarlalarda ilk ürünler çıkmaya başlıyor.</p> <p>“Kızım, İpek artık Milupa’nın ‘organik’ etiketli kavanozlarına mahkûm değildi. Kahvaltı masamızda hepsine isim koyduğum ineklerin sütleri ve o sütlerden yaptırdığım peynirler vardı. Ekmeği marketten almıyor, kendi fırınımda yapıyordum. Yumurtalar bahçenin sağından solundan, çoğu zaman da tavuklarımın folluğa çevirdiği ayakkabılıktan toplanıyordu. Zeytinden ve zeytinyağından bol şeyimiz yoktu. Bahçenin orasında burasında kendiliğinden yetişen otların her birinin bir adı olduğunu ve neredeyse hepsinden enfes yemekler yapıldığını öğreniyordum. Yılladır marketten aldığım kırmızı şeylerin, gerçek bir domates ile alakası olmadığını anladım. Havuçlar, marullar, fasulyeler, börülceler&#8230;”</p> <p>İpek Hanım Çiftliği böyle kuruluyor.</p>