Aylardan sonra yine İstanbul’dayım. Hava şeytan çatlatırcasına, sanki bir hafta evvel canımıza okumamışçasına, İzmir’de mahsur kalmama sebep olmamışçasına güzel. Denizde mavi kıpır kıpır, suya batan çıkan martılar ve cilveli Dersaadet’in baştan çıkardığı şaşkın yüzlü gezginler, güler yüzlü satıcılar. Kulağımda tatlı bir Rembetiko ezgisi ile Yüksek Kaldırım’dan aşağı yürüyorum.

Dilimin ucunda Orhan Veli,

Kim görmüş, ama kim
Eleni’yi öptüğümü
Yüksek Kaldırım’da güpegündüz?*

Üzerimde rengarenk bir elbise var ve yüzümde bir tebessüm. İstanbul sadece turistleri değil, hepimizi baştan çıkartıyor bugün. Yüreklerimiz geçen haftanın ağırlığını bir kenara bırakıyor. Tünel’den Karaköy’e kadar rengarenk elbiseleri ile kadınlar, neşeli kadınlar, güneşe yüzlerini vermiş güzelim kadınlar. Orhan Veli yaşasa Dedikodu’nun sonu gelmez… Öptüğü Eleni’ye, vurulduğu Süheyla’ya, Alemdar’a alıp da götürdüğü Melahat’e eklenir bizim kuşak Gizemleri, Aylinleri, Özlemleri, Defneleri… Öyle güzel kadınlar. Sanki bu ülkede vahşet bizi -yediden yetmişe herhangi birimizi- şu köşecikte beklemiyormuş gibi inadına kahkaha atan, atabilen kadınlar…

Bizler.

14 Şubat’ı biz Türkiye’nin insanları Sevgililer Günü olarak yaşamadık bu sene. Yaşayamadık. Sevgiyi kalbinden delik deşip edip, karnımıza sevginin tam tersi olan korkuyu salan vahşi bir cinayetin haberi ile geçirdik Aziz Valentin’in insanlığa aşkı sunduğu gününü.

Yirmi yaşındaki üniversite öğrencisi Özgecan Arslan bindiği bir minibüsün, kendisine tecavüz etmek isteyen şoförü tarafından bıçaklanarak ve demir bir çubukla dövülerek vahşice öldürüldü. Tırnağının içindeki et delil olmasın diye elleri bileklerinden kesilip bir evin kullanılmayan klozetine saklandı, ölü vücudu teşhis edilemesin diye yakılıp nehre atıldı.
Hiç kimse bu haber karşısında 14 Şubat günü sevgiyi hatırlayamadı.

Sevgi ve aşk yerine bu vahşet karşısında biz bu ülkenin kadınları irili ufaklı yaşadığımız taciz ve tecavüz olaylarını hatırladık. Hatırladık ve hep beraber, belki de ilk defa anlattık. Çocuk yaşta otobüste sıkıştırılmaktan, ormanlık yerde tinerci çocukların tecavüzüne uğrayıp öldü diye çöp konteynırına atılmaya uzanan bir envanteri vardı yaşadıklarımızın. Her birimizin tecavüze olmasa bile, tacize dair bir yarası, belki de bugüne kadar utançla yüreğinde taşıdığı bir anısı vardı. Söze döktük.

Tamam, anlattık da ne oldu, dedi birileri. Demesinler… Anlatmanın gücünü küçük görmemek lazım. Aile sırları, milletlerin sırları, insanların sırları… Bizi çürüten, hasta eden, aşağılık kompleksine sahip oğullar yetiştirmemize sebep olan, yüreklerimize gömüp unuttuğumuz sırlarımızdır, utançtır, ayıp sanıp da sustuğumuz anılarımızdır. “Sen de Anlat” eylemi, sokaklarda yürümek kadar güçlüdür, belki sokaklara çıkmaya hali vakti olmayan kadınlara da kendilerini ifade edecekleri bir alan açtığı için sokaklarda bağırmaktan bile daha güçlü bir eylemdir.

Vahşet aklı selim erkekleri de sokağa döktü. Sokaklarda erkeklerle kadınlar omuz omuza da durduk. Bir yandan da düşündük. Hâlâ “kadına şiddet” terimini bile dalga geçmeden söylemeyen erkekler vardı. Seslerinde zor bir tını vardı sanki “kadına şiddete karşı eyleme gidiyorum” derken. Bir kısmımızın aklına ister istemez sorular geldi: Öldürülen kadın evli ya da faal bir cinsel hayatı olduğunu saklamayan bir kadın olsaydı, hava kararmadan eve dönmeye çalışacağına, sevgilisiyle gece gezmesinden dönen çakırkeyif bir genç kadın olsaydı o erkekler yine de kadına şiddete karşı bizimle omuz omuza yürürler miydi?

Masumiyetin çizgisi nerede çiziliyordu?

Masumiyetin çizgisini kim çekiyordu?

Burası bir seks işçisine edilen tecavüz ile bir bakireye edilen tecavüzün cezası arasında dağlar kadar fark olması gerektiğine inanan insanların ülkesi. Zaten seks işçisine tecavüz filan da edilemeyeceğine inananların, seks işçisi terimini duyunca bıyık altından gülen ve muhakkak ama muhakkak kendini bir espri yapmak zorunda hisseden entelektüellerin ülkesi.

Her şeye rağmen biz bugün yine sokaklardayız. Hayır, bugün slogan atarak, pankart taşıyarak yürümüyoruz. Bugün sokaklara sere serpe yayılmışız. Rengarenk elbiselerimiz, rüzgarın dağıttığı saçlarımız, kocasız, babasız, abisiz tek başınalığımızla parklarda, sinemalarda, lokantaların kaldırımlara çıkarttığı masalarında, otobüslerde, minibüslerde, inadına her yerdeyiz. Başlarımız öne eğik değil ve yüzümüzde bir tebessüm var. İstanbul’un cilveli mavisi gözlerimizde oynaşıyor ve taze simit kokan rüzgarı yüreklerimizi hafifletiyor.

Kulağımda bir Rembetiko ezgisi seker gibi iniyorum Yüksek Kaldırım’dan aşağı.

Yüreğim hafifliyor.

Bu ülke bize hafifliği yakıştırmaz ya, ben de inadına hafifliyorum.

Hafif kadın oluyorum.

Mücadelem yüzümdeki tebessümüm, inadına ortalık yerde attığım kahkahamdır.

Utançtan arınmış yüreğim ile bunu iyice kavrıyorum.

*Dedikodu, Orhan Veli Kanık

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/kahkaham-mucadelemdir/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/kahkaham-mucadelemdir/" data-text="Kahkaham Mücadelemdir" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/kahkaham-mucadelemdir/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>İstanbul doğumlu yazar, Hatha Yoga öğrencisi ve eğitmeni, sosyolog, Prof. Macit Gökberk’in ilk torunu ve tanıdığı veya tanımadığı pek çok kişi için ilham kaynağı olan, kendini belli bir coğrafyaya ait hissetmeyen bir dünya vatandaşı. Defne Suman&#8217;ın, insan doğasına olan ilgisi ve insanın derinliklerini keşfetme ihtiyacı, onu, Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü&#8217;nde yüksek lisans eğitimini tamamlamaya kadar getirdi. Bir adım ötede Amerika&#8217;nın prestijli bir üniversitesinde doktora yapmak yatarken, o yeni bir yol seçerek akademisyenliği bırakıp yola çıktı. </p> <p>2003 yılından beri dört kıtada seyahat ederek Zhander Remete’nin rehberliğinde yoga öğreniyor ve öğretiyor. Atina, İstanbul ve Oregon’da soluklanıyor. Çocukluk yıllarından beri okuma ve yazma ile haşır neşir olan Defne on üç yaşından sonra yazılarını gözlerden uzak tutmaya karar verdi. Okur ile buluşması ise maneviyatın izinde iç dünyasını keşfettiği yıllarına denk gelir. Kendi deyimiyle “üzerine sinmiş tecrübelerin merceğinden bakıp da gördüğü insana, topluma, yaşama dair” yazıyor. En büyük ilham kaynağı sahici olana karşı duyduğu merak ve başlıca tatmin alanı da hakikati ifade etmenin insanları birbirine bağlayan eşsiz tabiatı.</p> <p>İlk kitabı <a href="https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/mavi-orman/" target="_blank">Mavi Orman</a> Şubat 2011’de Kuraldışı yayınevinden çıktı. Mavi Orman&#8217;ı, 2013&#8217;te ilk romanı <a href="https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/saklambac/" target="_blank">Saklambaç</a> izledi ve Yunanistan’da ve Türkiye’de aynı anda çıkacak olan yeni romanı Emanet Zaman ise tarihin bambaşka bir penceresinden, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarındaki İzmir’inden yine insana bakıyor, bütün sevinçleri, kederleri ve çaresizliği içinde insanı anlamaya çalışıyor.</p> <span class="et_social_bottom_trigger"></span>
Share This