İnsanın gelişimi esnasında iki seçenek vardır: sevgi ve güç. Çoğu kültürün temelinde yatan güç, otorite ideolojisini yansıtan bir kendilik oluşturur. Bu kendilik, yarılmışlık üzerine kuruludur; acı ve çaresizliği gerçek zayıflık olarak reddeden, çaresizliği inkâr etmek için güç ve otoriteyi ön plana çıkaran bir yarılmadır. Bu yolla elde edilen kendilik, hayatımızda başarı olarak kabul edilen şeyin ilkesidir ve özerkliğin ilk olarak değineceğim karşı tezidir.

Danimarkalı psikiyatr Arno Gruen, kendiliğin oluşumundaki temel çelişkiyi Kendine İhanet adlı kitabının giriş paragrafında böyle dile getiriyor. Bu durumda özerklik, kendine ve başkalarına sürekli güçlü ve üstün olduğunu kanıtlama özgürlüğü olarak karşımıza çıkıyor ve sürekli savaşımı gerektiriyor.

Böylelikle hayatı kucaklama yeteneğinden bizi uzaklaştırıyor. Bunun tersi ve Gruen’in kastettiği türdeki özerklik ise bizi hayatı sevmeye, sevince, ıstıraba, kedere yani kısaca yaşamaya götürür. Bir insanın kendi duyguları ve gereksinimleriyle tam anlamıyla uyum içinde olduğu denge durumudur.

Bu noktada psikoloji eğitimi almış bir yazar olarak özerkliği nasıl tanımlayabilirim diye düşündüğümde aklıma S. Freud ve E. Erikson’un gelişim kuramları geliyor. Her ikisi de özerkliği epigenetik ilke çerçevesinde dile getirmiş. Bu ilkeye göre gelişim önceden belirlenmiş doğal bir sıra izliyor ve özerkliğin temeli yaşamın ilk üç yılında atılıyor. Çocuktaki bu psikososyal gelişim evresinin sağlıksız çözümü sonraki tüm evrelerin çözümlerini de olumsuz etkiliyor. Böylece Erikson’da son evreye tekabül eden sekizinci evrede benlik bütünlüğü maalesef oluşamıyor. Çocukluk döneminde özerklik gelişimi yara almış bir yetişkinin son derece çelişkili, bozuk bir ilişki modeli geliştirmesi ise şaşırtıcı olmasa gerek. Asıl şaşırtıcı olan bu çarpık ilişki modelinin toplumun çoğunluğunda kabul gören, hâkim model haline gelmesi.

Burada sorunun kaynağını sadece annenin çocukla kurduğu simbiyotik bağla ilişkilendirebilir miyiz? Sanırım hayır. Sorun aslında daha derinlerde yatıyor ve oldukça da karmaşık. Sosyolojik yapılanmanın evrimsel sürecinde ortaya atılan sapkın ideolojilerin bireysel yaşantılarda hâlâ belirleyici bir etkiye sahip olması, bireylerin kendilik gerçeğine dönük bir yaşam oluşturmalarına engel oluyor. Böylelikle biz en özerk olduğumuzu hissettiğimiz anda bile aslında toplumun bize dayattığı “güç ideolojisinin” tutsağı olmaktan kurtulamıyoruz ve bu durum ilişkilerimizde tuhaf yapılanmalara neden oluyor.