Modern hayatın girift ve geniş ağında kontrol etmeyi umabileceğimiz şeyler olduğu gibi ne kadar uğraşırsak uğraşalım kontrol edemeyeceğimiz şeyler de vardır. Büyük Stoacı düşünürler Epiktetos ve Marcus Aurelius, hayattaki kontrol edilebilirlik meselesi üzerine yazmış, bunun Stoacılığın ana konularından olduğuna ve büyük önem taşıdığına inanmışlardır. Epiktetos kontrol edilebilir (prohairetic) olan ile kontrol edilemez (aprohairetic) olan arasındaki ayrımı felsefesinin temeline oturtmuştur. Marcus Aurelius kontrol edemeyeceği şeylere etki etmeye çalışmanın nafile olduğundan bahsetmiştir. Roma İmparatorluğu’nun karmaşık yapısı göz önüne alınırsa, imparator olmasına karşın Marcus Aurelius’un her devlet işini kontrol etmesi zor olsa gerektir. Sosyal hiyerarşide yukarıya çıktıkça hayatın daha kontrol edilebilir hale geldiği düşünülebilir ama Stoacılığın bu ilkesi kölelerden (Epiktetos) imparatorlara (Marcus Aurelius) kadar her sosyal pozisyondan insan için geçerlidir.
Bir şeyleri kontrol etmenin zorluğu bugün hepimizin sorunu. Kontrol edilebilirlik illüzyonu çoğunlukla strese ve dengesiz ya da uygunsuz davranışlara sebep olur. Örneğin birini seviyorsanız onun da sizi sevmesini istemeniz doğaldır; ama bir başkasının sevgisini kazanmaya yönelik izinsiz davranışlar sizi takıntılı birine dönüştürebilir. Ebeveynler de çocuklarının belli şekilde büyüyüp gelişmesini arzu edebilir ve ebeveynliğini buna göre yönlendirebilir ama çocuklarını makul olmayan bir seviyede kontrol etmeye çalıştıkları takdirde, bunun istismara dönüşmesi işten değildir. Bir futbol kulübünün taraftarıysanız maçta o takımı tutmak eğlencelidir ama tezahüratlarınızın sonucu etkileyeceği illüzyonuna kapılırsanız, istatistiksel açıdan her iki maçtan birinde hüsrana uğrayıp mutsuz olacaksınız demektir.
Modern hayat, kontrol illüzyonuna kapılmamıza yol açabilecek tuzaklarla doludur. Matematikçilerin “kötü konumlanmış problemler” dediği sorunları çözmeye çalışmak çokça strese, sağlığın ve esenliğin bozulmasına sebep olabilmektedir. Bu yüzden de kontrol edemeyeceğimiz şeyi kontrol etmemizin mümkün olduğu illüzyonundan uzak durmamızın faydamıza olacağı düşünülebilir. Basit. Konu kapandı.
Hayır, maalesef konu kapanmadı. Bu meseleyle uğraşmaya başlayınca insan kontrol edilebilir olan ile olmayan arasındaki farkı bulmanın kolay olmadığını fark ediyor. Dahası, farkı bulduğunuzda bile ikisi birbirinden kolaylıkla ayrılamayabiliyor.
Stoacılık öncelikle neyin kontrol edilebilir, neyin edilemez olduğuna dair bilgi kaynaklı bir sınıflandırma yapmayı gerektirir. Kontrol edebileceğiniz şeyler söz konusu olunca elinizden gelenin en iyisini yaparsınız. Kontrol edemeyeceğiniz şeyleri ise tesadüfe, Marcus Aurelius’un çağdaşlarının diyeceği gibi söylersek, kadere bırakırsınız.
Buradaki “bilgi kaynaklı” sözü önemli. Bebekler ve küçük çocuklar aradaki farkı anlamazlar. Sık sık üzülüp ağlamaları bundandır. Hatta bazen, olması imkânsız şeyler olmadığı için ağlarlar. Çocuklar neyin kontrol edilebilir, neyin edilemez olduğunu yaşadıkları hüsranlar sayesinde öğrenirler. Büyüdükçe ayırt etme yeteneğimizi geliştirmemize olanak veren bilgi ve becerileri biriktiririz. Doğası gereği kontrol edilebilir olanla olmayana yönelik bilgi kaynaklı ayrımlar yapmakta gitgide daha başarılı hale geliriz. Bu arada bu ayrım da kişiden kişiye değişebilir. Olgunlaşmak bu ayrımı gitgide daha doğru bir şekilde yapmak demektir, Stoacılık ise söz konusu ayrımı bilmek demektir.
Japonya’daki gaman, yani sabırla katlanma kültürü bu ayrım -kişinin davranışının kendi kontrolünde olduğuna dair anlayış- üzerine kuruludur. Hatta gaman, özellikle de çocuklarda, olgunluk işareti olarak görülür. Modern hayatta etkileşime girdiğimiz şeylerin çeşitliliği arttıkça kontrolümüz dışında olan şeyleri fark etmemiz daha da önemli hale gelir. Yetişkinler bile alışılmadık şeylerle ve bilinmezlerle dolu globalleşmiş dünyayla ve yapay zekâyla baş etmeye çalışırken kontrol edilebilir olanı olmayandan ayırmakta zorlanır.
İyi haber şudur: Biz insanlar beden sahibi olduğumuz için, kontrol edilebilirlik sınıflandırmasını yapma konusunda avantajlı konumdayız. İnsan beyni kendi bedenini kontrol edilebilir bir şey olarak algılar ama aslında bu bizim sonradan geliştirdiğimiz bir beceridir. Bebek yeni doğduğunda bedeninin nerede başlayıp bittiğini bilmez. Kendini ve dünyayı inceleyerek, bir şeylere dokunarak kendiyle kendi olmayan arasındaki sınırı keşfeder. Bedeninize dokununca aynı anda hem dokunma hem dokunulma hissini duyarsınız. Öz-dokunmadır bu. Bir başkasına dokunduğunuzda sadece dokunma hissini duyarsınız. Başkası size dokununca sadece dokunulmayı hissedersiniz. Böylece, dokunma, dokunulma ve kendine dokunma hislerini ayırt ederek kendimiz ile kendimiz olmayan arasındaki sınırı öğreniriz. Bu, sonradan iletişim için gereken bilişsel temeli sağlar. Bunun çarpıcı bir örneği gıdıklanmaktır. İnsanın kendi kendini gıdıklayamayacağı iyi bilinir. Motor aktiviteleriniz (gıdıklanma) hakkındaki bilgi beyindeki duyularla ilgili kısma gönderilir. Bu yüzden kendi kendinizi gıdıklamaya çalıştığınızda o duyusal bilgi elenir. Gıdıklanmak için başka birinin sizi gıdıklamasına ihtiyacınız vardır. Ayrıca gıdıklanmak için sizi gıdıklayan kişiyle yakın da olmanız gerekir. Aksi takdirde hiç gıdıklanmazsınız. Örneğin bir yabancı sizi gıdıklamaya çalışırsa gıdıklanmaktan ziyade korkarsınız. Basit gibi görünen gıdıklanma hissi bedenle, ben olan ve olmayan ile ve bedensel ve sosyal sınırlarla ilgili bir dizi bilginin beyinde karmaşık süreçlerden geçmesiyle oluşur.
Beyin bedenin fiziksel sınırını anladıktan sonra bedenimizi kontrol edebileceğimizi varsayarız. Hakikaten de büyüyüp geliştikçe bedenlerimizi kontrol edip hareket ettirebilir hale geliriz. Bebekler emekleyerek işe başlar, sonra dengesiz bir şekilde de olsa ayakta durur ve nihayetinde yürür, koşar, hatta dans eder. İşin içine dahil olan beyin devreleri -motor, premotor ve süplemanter (tamamlayıcı) motor korteks gibi- ve beynin bazal gangliaya, beyincik gibi diğer alanları düşünülünce bu inanılmaz bir başarıdır.
Öte yandan, hepimizin bildiği gibi, bedenimiz her zaman irademiz dahilinde değildir. Yüzme, tenis, golf, beyzbol ya da bir başka sporda başarılı olmak istemiş herkes, kişinin bedenini tam istediği gibi hareket ettirmesinin bazen ne kadar zor olabildiğini bilir. Bir başka ve daha temel bir düzeyde de bazı bedensel fonksiyonlar bilinçli kontrolümüzün dışındadır. Buna bağırsak hareketleri ve işlevlerini örnek gösterebiliriz. (Araştırmacılar beyin ve bağırsak arasında yer alan, beyin-bağırsak aksı olarak bilinen incelikli işlevsel bağlantıya dair gitgide daha fazla kanıt bulmaktadır. Beynin iyi çalışması için kişinin bağırsak mikro biyomunun dengeli olması gerekir. Bunun karşılığında bağırsak da bazen zihin-beyin işlevlerinin dengeli çalışmasına bel bağlar. Dolayısıyla beyninizin sağlıklı olması için bağırsaklarınızın sağlıklı olması gerekir ve tam tersi de geçerlidir. Beyniniz ve bağırsaklarınız takım halinde çalışmalıdır. Başka deyişle, bilinciniz ve bilinçdışınız tango yapmalıdır.)
Biz insanlar, bizi hayvanlardan ayıran eşsiz bir pozisyona sahibiz, alet yapıp kullanabiliyoruz. Alman-Amerikalı tarihçi ve filozof Hannah Arendt ve Fransız filozof Henri Bergson, insanların düşünme yetisinin önemini vurgulamış, buna Homo Faber (Yapan İnsan) demişlerdir. İnsan hayatında aletler çok önemlidir ve insan beyni aletleri insan varoluşunun ayrılmaz bir parçası olarak görür. Hatta beyin aktivitelerine dair ölçümler, kullandığımız aletlere kendi uzvumuz gibi baktığımızı ortaya koymuştur. Örneğin bir şeyleri kendimize yaklaştırmak için tırmık kullanırken beyin, tırmığı kolumuz ve elimizin uzantısı olarak algılar. Araba kullanırken beyin arabayı vücudumuzun devamı olarak algılar, böylelikle kendi vücudumuzmuş gibi manevra yapabiliriz (gelecek bölümde bu konuya daha detaylı bakacağız).
Medeniyette ilerledikçe beden uzantılarımız daha da sofistike hale gelmiştir. Stanley Kubrick’in 2001: Bir Uzay Destanı filmindeki ilkel bir adamın havaya attığı kemiğin uzay gemisine dönüştüğü muazzam sahne, bedensel uzuvlarımızın yıllar içinde basit aletlerden araba, tren, uçak, hatta uzay gemisi gibi karmaşık makinelere evrildiğini çok hoş bir biçimde anlatır.
Uzantı-bedenimize dair imaj önemlidir çünkü yeterlilik hissimizi destekler. Özgür irade illüzyonuna sahip bilinçli varlıklar olarak kendimizi yeterlilik sahibi görürüz, bedenimiz de bu yeterliliği temsil eder (bağırsaklar gibi kontrol edilemeyen kısımlar hariç). Kullandığımız araçlar aracılığıyla beden imgemiz büyüdükçe yeterlilik hissimiz de artar.
Bu kişisel yeterlilik muhasebesi Stoacı hayatın temelini oluşturur. Bedeninizin sınırlarını ve ne derece kontrol edilebilir olduğunu bilmezseniz neyin kontrol edilebilir, neyin edilemez olduğuna dair bir sınıflandırma yapamazsınız. Kişinin kendi yeterliliğine yönelik kafa karışıklığı Stoacılığı baltalayabilir.
Uzantı-beden metaforu cep telefonu, tablet ya da dizüstü bilgisayar gibi cihazlara ve siber ve enformasyonel alanlara da uygulanabilir. Uzantı-beden sadece fiziksel aletleri değil, bilgi sistemlerini de içerir. Günümüzde interneti kullanırken bizi X (eski Twitter), Instagram ve TikTok gibi sosyal medya hesaplarımızda temsil eden benlik kopyalarımız üzerinde söz hakkına sahip olduğumuzu düşünürüz. Bu yöntemleri kullanarak dünyaya kimi bilgiler verdiğimizde, kendi kopyalarımızın, fiziksel erişimimizin çok ötesindeki şeylere etki edebilen sanal temsilcilerimiz olduğuna inanırız. X’te bir şey paylaşınca kendimizle ilgili vermek istediğimiz mesaj ya da imgeleri yaymayı umuyor olabiliriz. Paylaşımımız bin kere yeniden paylaşılır, bir milyon beğeni alırsa sanal varlığımız da o oranda büyüyor gibi hissedebiliriz. Ne var ki bu platformları kullanarak halkla ilişkilere soyunmuş herkesin bileceği gibi sosyal medyaya koyduklarımızın yarattığı etkiyi kontrol etmek çok zordur. Bu, kalpleri ısıtan bir hikâyenin kahredici bir olumsuz habere çok yakın durduğu ince bir dengeyi tutturmaya çalışmak gibidir.
Dolayısıyla sosyal medyadaki varlığımız yeterliliğimizin muhasebesi söz konusuyken epey kafa karıştırıcı bir etki yaratır. Fiziksel bedeninizle uğraşırken ne olabileceğini az çok bilirsiniz. Elinize bir elma alınca yemez ya da fırlatmazsanız elma elinizde kalır. Sosyal medyadaki uzantınız içinse aynı şey geçerli değildir. Ne olacağını bilemezsiniz. Hatta bazıları işin içindeki belirsizliklerden -kışkırtıcı troller, yanlış anlamalar vs.- dolayı sosyal medyadan tamamen uzak durmayı önerir.
Siber ve enformasyonel benliğimize dair uzantı-bedensel algımız olgun yetişkinleri bile bebeklerin beden kontrolünü öğrendikleri zamanki dersleri yeniden öğrenmek zorunda bırakır. Modern insanların karşı karşıya olduğu zorluk, uzantı-bedenlerinin nerede başlayıp bittiğini öğrenmeye, bu durumun getirdiği belirsizlikleri inceleyip hangi kısımların kontrollerinde olduğunu kavramaya dairdir. Burada, beden ve yeterlilik sorunlarının, kişinin kendiyle başkaları arasındaki ilişkiyle iç içe geçtiğini belirtmek de önemlidir. Başka deyişle, başkalarıyla nasıl iletişim kurduğu ve baş ettiğiyle… Bu noktada başkalarıyla Japon nagomi felsefesine ve gaman ethosuna dayalı bir ilişki kurmak faydalı olacaktır.
Neyin kontrol edilebilir olduğunu araştıran Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius gibi pek çok Stoacı, başkalarından ne bekleyebileceğimiz sorusunu sorar. Stoacı yazarlar kişinin, mutluluğu için başkalarının iyi niyetine bel bağlaması bir yana, başkalarından bir şeyler beklemesinin bile nafile olduğunu tekrar tekrar belirtirler. Stoacılığın bu öğretisi hayatla ilgili gerçekçi bir algıya dayanır. Örneğin bir insana iyi davrandınız diye onun da size iyi davranacağının garantisi yoktur. Elbette biri size iyi davranırsa sizin de ona öyle davranmanız etik olur ama Stoacılık etikle ilgilenmez; etikten çok daha büyük bir şeydir, kişinin kendini etik olmayan bu dünyayla uyumlandırmasını, bunu yaparken etikten ayrılmamasını gösteren yoldur. Kısacası, Stoacılık bu dünyanın olmasını istediğimiz haliyle değil, olduğu haliyle yaşamaktır.
Arkadaşlarınızı ve ailenizi düşündüğünüzde, onların her zaman sizin avantajınıza olacak şekilde davranmayacağını bilirsiniz. Çevrenizdeki insanların makul olmasını bekleyemezsiniz. Hatta bunu beklemenin makul olmadığı da söylenebilir. Ahlaklı bir insan kendi etik davranmaya çalıştığı için başkalarının da etik davranmasını bekleyebilir. Stoacı ise böyle bir varsayımla yola çıkmaz. Stoacı başkalarının etik davranmasını arzu eder belki, ama beklemez. Elbette ideal bir dünyada herkes etik, makul, nazik olacaktır ama ideal bir dünya talep etmenin de daha sonra değineceğimiz bazı tuzakları vardır.
Öyleyse Stoacı olmanın ilk adımı, başkalarının belli şekilde davranmasını hiçbir zaman beklememektir. Bu şekilde asla hüsrana uğramazsınız çünkü zaten başkalarından iyi şeyler beklemiyorsunuzdur. Biri size nazik davranır, hatta sizi severse bu çok hoş ve tatmin edicidir; ama biri size nazik davranmazsa bunu sorun etmezsiniz çünkü durum budur. Bu etikle ilgili bile değildir; dünyanın kontrol edilebilirliğiyle ilgili bilimsel bir kavrayıştır. Başkaları, onları ne kadar seviyor olursanız olun, sizin kontrolünüzde değildir, çünkü sizin bedeniniz ya da yeterliliğinizin bir parçası değildirler. Dünya sizin bedeniniz değildir, onu kontrol edemezsiniz ve Stoacılık etikle alakalı değildir.
Peki, gitgide daha karmaşık ve anlaşılmaz hale gelen bir dünyada kontrol edilebilir olan ve olmayan şeyleri nasıl ayırt edebiliriz? Bu bölümde gördüğümüz gibi, beynin nörofizyolojisini göz önüne alarak kendi beden imgemize dayanmak faydamıza olacaktır. Ne zaman yeni bir sosyal ortam ya da yeni bir teknolojiyle karşılaşsanız kendinize bedeninizde neler hissettiğinizi sorun. İyi mi, yoksa rahatsız mı hissediyorsunuz? Vücudunuz nasıl gerilmiş durumda? Birtakım olarak çalışırken takımın diğer üyeleriyle ne derece birlik içinde hissediyorsunuz? Üretken Yapay Zekâ (YZ) gibi yeni teknolojileri kullanırken bedeniniz buna nasıl tepki veriyor?
Tıpkı yeni doğmuş bir bebeğin, kendiyle kendi olmayan arasındaki sınırı ve yeterliliğinin potansiyelini ve limitlerini anlama arayışıyla bedenini incelemesi gibi, biz yetişkinler de dünyayla ilişkimizi sürekli olarak güncelleriz. Bu süreçte bedenlerimiz uzanır, kontrolden geçirilir, güncellenir, sorgulanır, yeniden değerlendirilir. Stoacılık hayatla bedensel bir ilişki kurmak demektir. Modern dünyada kendinden öteye uzanmış bedenlerimizle Stoacı müzik üstüne dans ederiz.












































