neden-yanlis-kisilerle-evleniriz-i

Yazının aslı 28 Mayıs 2016 tarihinde New York Times sitesinde yayınlanmıştır.

Başımıza gelmesinden en çok korktuğumuz şeylerden biridir bu. Öyle ki bundan sakınmak için yapmayacağımız şey yoktur! Ama sonunda gene aynı hataya düşeriz: Gidip yanlış kişiyle evleniriz.

Bu durum biraz da başkalarıyla yakınlaşmaya çalışırken bizi sersemletecek kadar çok sorunla karşılaşmamızdan kaynaklanır. Bir tek bizi yakından tanımayanlar normal olduğumuzu düşünürler. Hâlbuki daha aklıselim, farkındalığı daha yüksek bir toplumda yaşasaydık, çiftlerin ilk buluşmalarında birbirlerine soracakları soru da şu olurdu muhtemelen: Senin ne tür tuhaflıkların var?

Belki insanların bizimle hemfikir olmaması bizi içten içe öfkelendiriyordur ya da sadece çalışarak rahatlayabiliyoruzdur; belki sevişme sonrası fiziksel yakınlaşma istemediğimiz halde numara yapıyoruzdur ya da belki küçük düşürüldüğümüzü hissettiğimizde ağzımızı bıçak açmıyordur. Burada asıl sorun, evlenmeden önce bu yönlerimizle pek yüzleşmememiz. Gelip geçici ilişkilerimizde kusurlarımız su yüzüne çıkacak gibi olursa partnerimizi suçlayıp, ilişkiyi bitiriveririz. Arkadaşlarımıza gelince, onlar da bizi aydınlatma zahmetine girmezler pek. Yalnız yaşadığımız sürece, birlikte yaşaması kolay biri olduğumuza samimiyetle inanırız.

Partnerlerimiz de kendilerini tanıma konusunda bizden iyi sayılmazlar. Doğal olarak onları el yordamıyla tanımaya çalışırız. Ailelerini ziyaret ederiz. Fotoğraflarına bakarız, okul arkadaşlarıyla tanışırız. Böylece üstümüze düşen görevleri yerine getirdiğimizi düşünüp rahatlarız. Tabii hata ederiz. Evlilik, henüz kendilerini ve seçtikleri kişiyi yeterince tanımayan iki kişinin oynadığı bir kumardır; çiftler, kazançlı çıkacakları umuduyla bu kumar masasına oturur, evlenmeden önce üzerine kafa yormaktan özenle kaçındıkları ve bundan sonra nasıl şekilleneceğine dair bir öngörüde bulunamadıkları bir geleceğe doğru ilk adımlarını atmış olurlar.

Tarih boyunca insanların çoğu mantık evlilikleri yaptı: Ya gelinin ailesinin sahip olduğu topraklar damadın ailesininkine komşuydu; ya damadın yüksek kazanç getiren bir mesleği vardı; ya gelinin babası kasabanın önde gelenlerinden biriydi; ya idame ettirilmesi gereken bir şato söz konusuydu yahut her iki tarafın ailesi de kutsal kitabı aynı şekilde yorumluyordu. Tabii böylesi mantık evliliklerinin sonu yalnızlık, aldatma, taciz, acımasızlık, bir de çocuk odalarından yükselen çığlıklar oluyordu. Sonraları mantık evliliklerinin aslında hiç de mantıklı olmadığı kanaati yaygınlaştı; mantık evliliği dar görüşlülükle, çıkarcılıkla, züppelikle, istismarcılıkla bağdaştırılır oldu. Dolayısıyla aşk evliliği sorgu sual edilmeden benimsendi, mantık evliliğinin yerini aldı.

Aşk evliliğinde önemli olan, iki insanın doğru kişiyi bulduklarından en ufak bir şüphe duymadan, içgüdüsel olarak birbirlerine karşı yoğun bir çekim hissetmeleridir. Esasen evlilik ne kadar düşüncesizce gerçekleştirilirse (belki tanışalı daha altı ay olmuştur; çiftlerden biri işsizdir ya da her ikisi de henüz reşit olmuştur) çiftler kendilerini o kadar güvende hissederler. Pervasızlık, mutsuz olmalarına, belki de sefalete sürüklenmelerine neden olacak bütün mantık hatalarının dengelenebilmesini sağlayan bir balans ağırlığı işlevi görür onlar için. Bugün içgüdülerimize bu denli itibar etmemizin nedeni ise, mantıklı davranışların yol açtığı mantıksızlıklardır. Bunlar karşısında örselenen ruhumuz tepkisel olarak mantık yerine içgüdüye yönelir.

Evlilikte mutluluk aradığımızı sanırız ama mevzu göründüğü kadar basit değil. Bizim asıl aradığımız yakınlıktır. Ne yazık ki yakınlık mutluluk planlarımıza gölge düşürebilir. Yetişkinlikte kurduğumuz ilişkilerde, çocukluk dönemimizden gayet iyi bildiğimiz duyguları yeniden yaşamaya çalışırız. Erken yaşlarda gelişen sevgi algısı, çoğumuzda denetimini kaybetmiş bir yetişkine yardım etme isteği, ana-babamızın şefkatinden mahrum kalma ya da öfkesinden nasibini alma korkusu, isteklerimizi dile getirecek kadar güvende hissetmemek gibi yıkıcı dinamiklerle iç içe geçmiştir. Öyleyse yetişkinliğimizde bazı insanlarla evlenmeyi istemiyorsak bu, onların doğru kişiler olmamalarından değil, bilakis bizim için fazlasıyla doğru kişiler (fazlasıyla dengeli, aklı başında, anlayışlı ve güvenilir) olmalarından kaynaklanıyor olabilir; zira bu iyi özellikler bize yabancıdır. Kısacası, sevilmeyi mutlulukla ilişkilendiremediğimiz için yanlış kişilerle evleniriz.

Çok yalnız olduğumuz için de hata yaparız. Bekârlığı katlanılmaz bulan birinin, eş seçerken makul ve mantıklı davranması beklenemez. Doğru kişiyi seçmek için yıllarca yalnız yaşayabileceğimiz gerçeğiyle barışık olmamız, bu olasılığı göze alabilmemiz gerekir; aksi halde bekârlıktan kurtulmuş olma düşüncesini, bizi böylesi kötü bir kaderden kurtaran eşimizden daha çok sevmemiz işten bile değildir.

neden-yanlis-kisilerle-evleniriz-ii

Son olarak, hoş duyguları kalıcı hale getirmek için evleniriz. Evliliğin, evlilik teklifinde bulunma düşüncesi aklımıza geldiği anda hissettiğimiz coşkuyu muhafaza etmemize yardımcı olacağını hayal ederiz: Belki evlenme teklifinde bulunmaya karar verdiğimizde, Venedik’te bir gondol sefasındaydık, akşamüzeri güneş sulara gömülürken, akşam yemeğinde bir İtalyan restoranına gitmeyi planlıyor, bir yandan da ruhumuzun kimseye açmadığımız yanlarını birbirimizle paylaşıyorduk. İşte bu heyecan verici duyguları kalıcı hale getirmek için evleniriz ama bu duygularla evlilik kurumu arasında sağlam bir bağ olmadığını gözden kaçırırız.

Aslında evlilik bizi, mevcut olandan hayli farklı, yönetim becerisinin ön plana çıktığı, farklı bir düzleme taşır; bu düzlem de bizi muhtemelen şehrin kenar mahallelerinden birindeki bir eve, iş ile ev arasında mekik dokuduğumuz, dünyaya gelmelerini sağlayan tutkumuzu öldüren çocuklarımıza kızıp durduğumuz, tekdüze bir yaşama doğru yönlendirir. Hayal ettiğimiz şey ile yaşadığımız gerçek arasındaki tek ortak öğe eşimizdir; muhafaza etmek istediğimiz öğenin aslında o olmadığını da sonradan fark edebiliriz.

Fakat işin iyi yanı şu ki yanlış kişiyle evlendiğimizi fark etmemizin aslında hiçbir önemi yok.

Her türlü arzu ve gereksinimimizi karşılayacak mükemmel insanın var olduğunu iddia eden ve Batı dünyasının evlilik anlayışını 250 yıldır şekillendiren romantik düşünceyi esas alarak eşimizden ayrılmanın da hiç gereği yok.

Bu romantik bakış açısının yerine her insanın bizi köstekleyebileceğini, kızdırabileceğini, canımızı sıkabileceğini, öfkelendirebileceğini ve hayal kırıklığına uğratabileceğini –hiçbir art niyet gözetmediğimiz halde bizim de onlarda benzer duygular uyandırabileceğimizi- savunan, trajik (ve hatta yer yer gülünç) öğeler içeren, farkındalığa dayalı bakış açısını benimsemeliyiz. Bu bakış açısına göre içimizdeki boşluk ve tamamlanmamışlık hissini gidermenin bir yolu yoktur. Fakat bunlar ne bir tek bize özgü hislerdir ne de boşanma için mantıklı birer neden. Yaşamımızı kime adayacağımız konusunda yaptığımız seçim, hangi eziyete katlanmayı tercih ettiğimizi gösterir yalnızca.

Bu karamsar yaklaşım, aslında evlilikle ilgili pek çok soruna çözüm sunar. Kulağa biraz garip gelebilir ama karamsarlık bizi romantik kültürümüzün dayattığı aşırı hayalperestlikten kurtarır, üstümüzdeki baskıyı hafifletir. Eşimizin bizi dert ve tasalarımızdan kurtarmayı başaramaması ona karşı kullanabileceğimiz bir sav olmadığı gibi birlikteliğimizi bitirmemiz ya da iyileştirmemiz gerektiğini gösteren bir kanıt da değildir.

Bize en uygun kişi, tüm zevklerimizin ortak olduğu kişi değil -zaten öyle biri de yoktur dünyada-  farklılıklarımız konusunda zekice müzakere edebilen, anlaşmazlıklarımızı güzelce ele alabilen kişidir. Bu kişi, eşlerin birbirlerini mükemmel biçimde tamamlamaları gerektiği yolundaki boş hayalin peşinde koşmak yerine, farklılıkları açık yüreklilikle dile getirebilme ve hoş görebilme becerisine sahiptir. Bu beceri de o kişinin “bizim için o kadar da yanlış bir kişi olmadığının” gerçek göstergesidir. Uyum, sevgi sayesinde elde ettiğimiz kazanımlardan biri olabilir ama sevginin önkoşulu değildir.

Romantizmin bize faydası dokunmadı; üstelik bizi hayli zorladı. Evliliğimizde yaşadıklarımızın olağandışı ve korkunç şeyler olduğunu sanmamıza yol açtı. Sonunda mükemmellikten uzak birlikteliğimizin “normal” olmadığına inandık ve yalnız kaldık. Kendimizi “yanlışlık” kavramına alıştırmayı öğrenmeli, eşimize ve kendimize yönelik daha bağışlayıcı, nükteli ve sevecen bir bakış açısını benimsemek için daima çaba göstermeliyiz.

Yazan: Alain de Botton

Çeviren: Ertuğrul Memed Koç