İkindi vakti sokaklar tenhalaşırken, hafif serinlik başlamışken kasabanın tam orta yerinde bir çığlık kopmuş. Kırmızı yanaklı küçük Ali, yerde yatan yaşlı kadını bırakıp koşmaya başlamış meydandaki kahveye doğru; “Pıt pıt Teyze” diye bağırıyormuş bir yandan, bir yandan da “Yardım edin” diyormuş. Kahveye vardığında oyun oynarken çığlığı duyup duran köyün en tembel adamlarına soluk soluğa güç bela “Koşun” diyebilmiş sadece. Ali, nefesini toparlayıp kahvede oturanlara “Pıt pıt Hanım öldü” diyene kadar, onun çığlıklarını duyan üç beş kasabalı kadın evlerinden çıkıp yerde uzanan kadının etrafına toplanmışlar bile. İkindi serinliğinde taş yolun üzerinde elinde hala küçük çantası takılı sanki uyur gibi uzanıyormuş Pıt pıt Hanım. İlk gelen hemşire kadının nabzına bakıp anlamış yeni öldüğünü; ama heyecandan bir şey yapamamış; donup kalmış öylece. “Atmıyor” diyebilmiş usulca. Diğer kadınlar geldiğinde önce kafasını çevirmişler çantasını almışlar elinden ve bir erkeğin gelmesini beklemişler. Hemen sesli sesli ağlamaya başlamışlar… “Kime haber versek acaba?” diye sormuşlar birbirlerine. Oğlu uzak yerlerde çalışıyor. Kasabada kimsesi yok. Ecele bak diyormuş biri sokağın ortasında geldi buldu kadıncağızı. Pıt pıt Hanım’ın cansız ve soğumaya başlayan bedeni kasabanın girişindeki evine taşınmış gelen iki adam tarafından; kadınlardan biri de çantasını taşımız peşleri sıra.

Muhtar ve caminin hocası cenaze için ahaliden birilerine görev vermişler. Muhtar, Pıt pıt Hanım’ın vefatını oğluna haber vermek için kadının çantasını almış ve numarasını aramış cüzdanda. Kadının siyah kaplı küçük telefon defterinde zaten sadece oğlunun numarası varmış. Muhtar önce bir soluklanmış ne diyeceğini düşünmüş sonra çevirmiş numarayı. Karşısına güzel sesli, şehirli bir kadın çıkmış. Telefonu defalarca çaldıktan sonra açan kadın, ağlar bir ses tonuyla çok kibar bir şekilde konuşuyormuş. Muhtar oğlunu isteyince kadın ağlamaya başlamış ve Pıt pıt Hanım’ın oğlunun karısı olduğunu, dün eşinin büyük bir trafik kazasında yaralandığını, hastanede olduğunu ve ameliyata gireceğini söylemiş. Eve bir şeyler almaya gelmiştim demiş. Sonra durmuş ve siz neden aramıştınız diyebilmiş zar zor. Muhtar olanları anlatmış. Pıt pıt Hanım’ın ikindi vakti kalbine yenildiğini vefat ettiğini söylemiş. Kadın hıçkırıklara gömülmüş. “Maalesef” demiş “Gelemeyiz cenazeye; ne olur siz gerekenleri yapın; ben size en kısa sürede ulaşır, üzerime düşeni yaparım. Ama bugün gelemeyiz.”

O ikindi vaktinden üç dört saat önce öğlen vakitleri Pıt pıt Hanım’ın ev telefonu çalmış; onu telefonla arayan tek kişi oğlu olduğu için koşarak gitmiş mutfaktan salona ve telefonu sevinçle açmış “Oğlum” diye; daha sesi duymadan. Arayan oğlunun biricik eşiymiş. Gelini ağlamaklı ama sakin bir sesle “Anneciğim biz bir kaza geçirdik. Lütfen merak etmeyin Ömer iyi; yarın bir ameliyat olacak siz de gelin lütfen sizi görsün kendine gelince” demiş. Pıt pıt Hanım konuşamamış bir süre; kalbi ağzına gelmiş, gitmiş. Boğazına bir şey tıkanmış kalmış. Birkaç saniye sonra kendine gelmiş. “Gelirim tabi kızım; iyisiniz değil mi?” diyerek kontrol etmiş oğlunun hayatta olup olmadığını. “İyiyiz anneciğim merak etmeyin. Ameliyat çıkışına yetişseniz o da çok mutlu olur.”

Pıt pıt Hanım herkesin derdini dinlermiş kasabada. İnsanlar onunla konuşunca hafifler, dertlerini unuturlarmış. Şifa gibi bir sesi varmış. İlaç olurmuş huzursuz, kaygılı kalplere. Özlem çekenlere, kıskançlıktan zehirlenenlere, ölüm acısı duyanlara hep yoldaş olurmuş sessizce. Onun dinlemesi için insanlar sıraya girerlermiş bazen. Pıt pıt Hanım hiç şikâyet etmezmiş. Uzaktaki oğlunu ne kadar özlediğinden bahsetmezmiş kasabalılara. Herkes oğlunu nasıl sevdiğini bilirmiş yine de; onla ilgili ne zaman bir laf geçse yüreği gözlerine yansırmış. Oğluna özlemi içini kocaman bir ateş topu yakarmış. Oğlum ararsa diye evden çıkmazmış bazen. Telefon çaldığında pır pır edermiş ve koşarmış yaşlı bacaklarını zorlayarak. Kocası öldüğünden beri yapayalnız kalmış kasabada. Hiçbir akrabası yakını kalmamış; ya başka şehirlere, kasabalara ya da dünyalara göçmüşler teker teker. Pıt pıt Hanım’ın ruhu bazen içinde büyür büyür, sıkıştırırmış kalbini. Oğlu arayınca tüm bu fırtına yatışır; içi dinermiş sakin bir deniz gibi huzura bürünürmüş.

Bazı günler dertleşmek istermiş o da; insanlarla konuşamadığı içindeki sıkıntıyı anlatmaya kalkışırmış. Ama her seferinde karşısındaki onu susturur kendi derdini anlatırmış uzun uzun. Pıt pıt Hanım’ın içindeki düğüm anlatmadıkça, sustukça kalınlaşmış büyümüş. Kalbine baskı yapmaya başlamış. Atalarımız insan insanın ilacıdır insansızlık ise zehridir demişler ya zehirlenmiş Pıt pıt Hanım.

O gün öğle saatlerinde telefonu açıp kaza haberini alınca sırayla üç dört kapı gezmiş anlatabilmek için derdini. Yola çıkmadan önce birine anlatayım da öyle bineyim istemiş otobüse; bir şey olacağını hissetmiş de engellemeye çalışmış gibi ama nafile. Oğlunun eşinden kaza haberini alınca bir tarafı soğumuş, bir tarafı yanmış bedeninin. Hissizlik gelmiş soğuyan yerlerine, korkmuş bir şey oluyor diye. O korkuyla çalmış kapıları. Onu gören başlamış konuşmaya ben de sana gelecektim diye. Sesi tıkanmış boğazına, çıkamamış yine. Yüreği ağzında dinlemiş insanları.
Sonra saate bakmış otobüs kalkmak üzere ben gideyim diyerek zor bela kalkabilmiş. Nereye gidiyorsun bile dememişler. Fark etmemişler otobüse yetişmeye çalıştığını, yüzünün renginin beton gibi olduğunu, heyecandan ellerinin titrediğini.

Pıt pıt Hanım’ın yüreği tıkanmış. “Kalp krizi” demiş doktor, “ecel” demiş kasabalılar, oğlu “Annem” diye bağırmış ameliyatın ertesi günü eşi söylediğinde kötü haberi, bir tek küçük Ali anlamış uzaktan onun aceleyle otobüs terminaline koştuğunu. Pıt pıt Hanım konuşamamış.

Serpil Yurduseven