Siyah beyaz bebeklik fotoğrafımdaki minik kaygılı yüzüme sessizce bakarken, bir anda kelimelerin hayatımda nasıl da bıçak gibi keskin olduğunu farkettim. Küçük bir çocukken kavganın sıradan olduğu, aile üyelerinin birbirine hakaret etmesinin ya da kötü davranmasının normal kabul edildiği, desteklenmek bir yana adeta hata yapmanın beklendiği ve hatanın yüzüne vurulduğu bir evde büyüdüm. Böyle bir ev, bir çocuğun hayata ve kendisine, sevgi ve güven duymasını nasıl engelliyormuş canlı örneğiyim. Elbette benden çok daha zor koşullarda büyüyen yüzlerce çocuk vardır, ama ben kendi dünyamın şahidiydim ve gözlerimin önüne serilen bu dünya benim için oldukça zorlu ve zorlayıcıydı.

Hep mutsuz olduğumu ve bu kaotik ortamın beni dalgın ve üzgün yaptığını hatırlıyorum… Çocuk dünyamda ne zaman neşelenecek bir şey bulsam bir öfke patlaması hevesimi söndürüyor ya da çocukça bir merakım, hareketliliğim, hatam azar, göz devirme ya da fiziksel bir ceza ile sonra eriyordu. Titiz, detaycı, mükemmeliyetçi, tahammülsüz baba deli gibi çalışıyor, yedi yirmidört kocası ile ego savaşından yorgun düşen anne, benden önce evde ol diyen kocasına inat ev gezmelerinden eve geç geliyordu. Anne baba sürekli kavga edip, savaşın tek mağlubu çocuklarını çoğu zaman mutsuz uykulara yolluyordu. Abi, bu huzursuz evin stresinden kurtulmak için çareyi kardeşini hırpalamakta buluyor, bu hırpalamalar azar ya da tehditler ile karşılandığı için kız kardeşine iyice düşman oluyordu. Kız çocuğu ise ne yapsa kimseye yaranamıyor, geceleri üstü açık yatıyor, annesi onu sevsin diye hastalanmak istiyor. Sokakta da kavgacı, iki yandan saçları örülü ama erkek çocuk gibi, nasıl güzel oynanır bilmiyor, bir şey isteyince zorla almaya çalışıyor. Abisi kavgaya girince abisini kimseye ezdirmiyor, abisi evde onu eziyor ama olsun, dışarıdaki koca dünyaya karşı birbirlerini koruyorlar.  Çok sevdikleri bir köpekleri var, bir gün eve geldiklerindebir bakıyorlar köpekleri yok, babaları bir arkadaşına vermiş, günlerce ağlıyorlar geri getirmiyor. Okulda da zorlanıyor, bir öğretmeni var, herkesin içinde onu azarlıyor, annesine al kızını git diye bağırıyor. Küçük bir çocuk o, ne bilsin öğretmenin gözleri şehla ve kime baktığınızı anlamadım deyince öğretmeninona bu kadar öfkeleneceğini.Arkadaşlarından ayrılıp başka sınıfta ilkokulu tamamlıyor, hiç hatırlamıyor ilkokul arkadaşlarını bu yüzden. Bu arada abinin düzenli şiddeti devam ediyor, dizden aşağısı hep mor tekme yemekten, bir de hakkını da yiyiyor, muzunu alıyor, yiyiyor kimse korumuyor hakkını abisine karşı. Onlar kızdıkça kardeşine vurma dedikçe o daha çok vuruyor. Hatırladığı güzel zamanlar hep ev dışında, kırk ikindi yağmurlarında güle oynaya ıslanıyorlar, ekmek arası taze soğan, peynir ve domatesintadı hala damağında.Akşama kadar sokakta oynuyorlar, bisiklete biniyorlar, bisikletin zinciri hep çıkıyor ama olsun.Başak tarlasının içinde kayboluyorlar, közde patates yapıyorlar. Ekmek 2,5 kuruş, almaya gidiyorlar, gitmişken bakkaldan ciklet de çalıyorlar, bakkal galiba görüyor ama görmezden geliyor. O küçük kız çocuğunun çiçekli bahçelerinin fotoğrafları bir yanıyor bir sönüyor.

Şimdi düşünüyorum da oğlumun Büyük Sözcük Fabrikası (Aylak Kitap) hikaye kitabındaki gibi kelimelerimiz sayılı olsaydı ve biz kelimeleri çok dikkatli kullanmak zorunda olsaydık hayatımız böyle olur muydu? Biz abimle hava kararana kadar kapının önünde beklerken annemler saatlerce kavga edebilir miydi? Kelimeleri böyle zehirli, acımasız, kırıcı, yargılayıcı, aşağılayıcı seçerler miydi? Öğretmenim böylesi kalp kırıcı, yıkıcı konuşur muydu? Ben oğluma bu kadar çok gel, git, dur, yapma, off der miydim? Ya da bana yaptıkları gibi suçlar mıydım, utandırır mıydım, öfkemi akıtır mıydım kelimelerimle sürekli?

Bir çocuğun hatıraları,bir yetişkinin zihninde çok acı verici olabiliyor, içindeki kırgınlığı, kızgınlığı birer kor parçası gibi sevdiklerinin avucuna ilk günkü yakıcılığı ile bırakabiliyor. Ancak olanı olduğu gün ve o günün gerçekleriyle, yetişkin duyguları ile tekrar deneyimleyip aslında hiç eksik ya da suçlu olmadığını farkettiğinde, öfke çekiliyor uzak kıyılara. Aklın zincirini hatıralardan toplayıp bugüne çekmek özgürleştiriyor, güçlendiriyor insanı ve acı tatlı tüm yaşam tecrübesi ile barıştırıyor. Bugün baktığım yerden bambaşka hislerim çocukluğumun yeldeğirmenlerine karşı.Bana kattıkları, öğrettikleri, varlıkları, ailem oldukları için duyduğum şükranla dopdoluyum.

Sessizce geçirdik akşamı oğlumla, birbirimizin gözlerinin içine baktık, sevgiyi akıtarak, şefkatle. Ve sarıldık bol bol, sanki iyileştik, iyileştirdik bizi büyütenlerin açtığı yaraları. Elbet acı veriyor,oğlumun yaralarını açanın ben olduğumu bilmek, ama ya hiç yaralarını görmeseydim ya da sarmaya çalışmasaydım? Yeni yaraların açılmayacağına söz veremem yavruma belki ama bir tek şeye söz verebilirim.Bugün dünden daha çok varım bu dünyada ve ben tamamladıkça kendimi, sardıkça yaralarımı, kimseyi yaralamadan, eksiltmeden yaşamayı da elbet öğreneceğim ve sevgiyle sayacağım bir bir kelimelerimi…

Tuna Ural

08.06.2022